Sayfalar

dönmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dönmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2012 Perşembe

Dönmek mi dönemeç mi dersin şimdi....


Türkiye’de 4 şehir gezerek ilk haftamı bitirmiş bulunuyorum. Anne ile saatler boyu Skype ile konuşulan bilgisayardan bir şeyler karalamak gerek diye oturdum masanın başına. İnsan yazmaya alışınca bazen yazdıkları karalamadan öteye geçmese bile vazgeçemiyor azizim. Öte yandan yoğunlaşmadığın zamanlarda yazdıkları da içine sinmiyor insanın.

Hayat, işte en az “aşk” kadar çok aforizmaya konu olmuş o beş harfli kelime daimi bir dönemeçlerde bırakıyor insanı. Ben de şimdi tam da şu anda şu günlerde yine bir dönemeçteyim. Her dönemecin sorularıyla birlikte…

Ama artık bunlara alıştım. Olağan bir gel git olarak gördüğüm doğrudur anlayacağınız. Hatta sanırım bunlar olmadan yaşayamam da.

Tabi 6 ayın ardından İstanbul’a dönünce geçmiş ve gelecek bazen karışıyor birbirine. Evimden çıkıp yürüyorum mesela. Sonbahardı kış geldi gelecek. Şimdi bahar. Mevsimler dönmüş meğer ben Afrika’yı iki sevdiğim mevsim arasına sıkıştırmışım diyorum.

Giderken sonbahardı. Ben de üstelik. Keder, hüzün ne ararsan var. O hallere uygun şarkılar, saçları savura savura müzik dinlemeler, vedalar, yanlışlar ve yanlışları doğru yapmaya çalışmalar. Daha da nicesi…
Derken şimdi “yine yeni yeniden” modları. Sanki 6 ayla birlikte hayatımın da bir nevi bahar sancıları. Belirsizliklere rağmen… Hani “bugünkü aklımla”der ya bir şarkının bir yerinde, belki de öyle işte.
*

Bursa’dayım şimdi, gecenin bir yarısı dünyanın bir ucundaki eş ruhlardan birinin yazdığı bir yazıyı okuyorum tekrar. Bloga koymak için yolladığı… Evet, hayatımda bir deli kadın var adı da Eda Saraç; işte bunlar da kelimelerinden bazıları:

Bazen bir an gelir hani… Yaptığınız her şeyin, gösterdiğiniz her çabanın bizatihi bir Don Dişotluktan ibaret olduğunu düşünürsünüz....Sanki o kadar çabayla, savaşımla sadece yel değirmenlerine meydan okumuşsunuzdur.. Böyle hissettiğiniz oluyor mu hiç? Ya da siz akademik metinlerle boğuşurken, yazarken çizerken, hangi bilginin diğerinden daha değerli ve söylenmeye değer olduğunu anlamaya çalışırken sanki dışarıda gümbür gümbür bir hayat akıyordur ve siz o dairenin, o akan güzel hayatın dışında kalmışsınızdır?
 İşte ben bu aralar biraz öyle hissediyorum… Mücadele vermekte bir sorun yok, bu çocukluğumdan beri alıştığım bir şey en nihayetinde! Ama gurbette verdiğiniz mücadeleye dudak bükülüyor ve hali hazırda yaptığınız şeylerden daha iyi şeyler yapmanız gerektiği söyleniyorsa bazen hevesiniz, şevkiniz kırılabiliyor! Kırılabiliyor değil, kırılıyor!
 Onca çaba, çalışma, referans alınan kitaplar, bin bir hevesle yazılan makaleler..Makalenin ilgili kişiye teslim edilmesi ve düzeltilmesi gerekli olan yerlerin ilgili kişi tarafından gösterilmesi. Bütün iyi niyetinizle nelerin düzeltilebileceğini görmek için işi bilen birine, yani writing centre’a yazdığınız şeyi götürmeniz , üzerinden tekrar geçmeniz sonucu aynı notun alınması!! İşte orada benim voltalar atıyor, elimde kalem kitap ne varsa ortaya bırakıp ağlayasım geliyor..Yaşım 23 olsa bile!
Oysaki kendimi yere atıp ayaklarımı zemine vurup ağlayarak bir şey elde edemeyeceğimi en son 6 yaşında anlamıştım, ama demek ki bazen insan özüne dönmek isteyebiliyor ..:)
Galiba insanın en kötü anı, kendisiyle baş başa kaldığında “Acaba doğru şeyi mi yapıyorum?” diye düşünmesi… Ama insan kendi gücüyle de gene bu anlarda karşılaşıyor.. Kendi kendine sorular soruyorsun ve kaç kişinin senin bu yaptığın şeyi göze alabildiğini soruyorsun tabii yola devam edebilmek için. İdealler uğruna çekilen acıları anlatmak için bugün Porto Riko’lu bir arkadaşıma “in pain but all in vain” dedim. Yani, “acılar içinde ama boşuna” . Kendisi de bana “ooo how poetic!” (ne kadar şairane!) dedi. Herhalde acı çekmek insanı biraz şair hissiyatına yaklaştırıyor. Gerçi, fazlası da ruh durumu açısından sağlıklı değil…
Bu kadar zor olacağını önceden bir film şeridi gibi izleme şansım olsaydı gene aynı yoldan geçmek ister miydim, bilmiyorum… Yani güzel olmaz mıydı düşünsenize, hayatınızın dönüm noktalarında, yaşayacağınız şeyleri size önceden fragman gibi izletiyorlar. “O adamdan ayrılırsan başına bunlar bunlar gelecek…” “Yurt dışına gidip master yapmaya kalkışırsan bu kolay olmayacak, epey zorlanacaksın…” “ Senin dünyan henüz yıkılmamış, dünyanın yıkılması ve de yere sağlam basabilmen için en yakının zannettiğin birinden sağlam bir dost kazığı yemen gerekecek..” ve benzeri. Galiba böyle bir fırsatımız olsaydı bu da herkese eşit bahşedilmezdi..Neyse fantastik kurgudan gerçek hayata dönersek….
Zor! Söylenilenden, bahsedilenden, anlatılandan ve hatta belki yaşanılan halinden bile daha zor yabancı bir memlekette bir başına genç bir kadın olarak mücadele vermek! Yenilen dost kazıklarının bir faydası var ama: Başka kıtalardan şahane dostlar kazanma ihtimali beliriyor önünde ve açıkçası bu ihtimallerin de tadından yenmiyor! Eş dertlerle bir skype randevusunda dalga geçiliyor örneğin ve İstanbul için kırmızı şarap sözü alınıyorsa belki gurbetin her türlü zorluğuna karşın bir kolaylığı da vardır! Ve güç, elbette her şeye rağmen ertesi güne uyanabilmektir! 

26 Haziran 2011 Pazar

Bir şehri terk edememek ya da neden Ortadoğu'ya yerleşmekten neden vazgeçtim?


Saçma sapan bir dönemindeydim hayatımın. 2 ay ya da belki biraz daha az… O çok sevdiğim, uğruna ne fedakarlıklar yaptım be nidaları attığım mesleğimi icra ettiğim iş yerine bile ayaklarımı sürüyerek gidiyordum, uyanamıyordum sabahları, gülüyordum da çok ben gibi değil, yine bol bol konuşuyordum ama hep belirli konularda. Yazamıyordum. İstediğim gibi yazamıyordum. Yazmak istiyordum ama benzer cümlelerde tükeniyordu harfler. Saçma anlarda mutsuzluk gereksiz zamanlarda heyecanlar yani bariz bir dengesizlik…

Kendimi denize bakar, ne yapmayı istediğimi sorarken buluyordum sık sık. İnsanları görüyordum yine ama sonra sıkılıyordum, kaçıveriyordum.  O kitap okuyamadan uyuyamayan ben okuyamıyordum, hatta Ortadoğu ile ilgili makaleler de sıkıcı geliyordu, eylülde gideceğim, bu toprakları bırakacağım İstanbul’dan sıkıldım diye yineliyordum sık sık.

Pek çok hata yaptım bu dönemde. Çok içtim mesela ve daha bir sürü şey. O kadar saçma bir dönemindeydim ki hayatımın mantığım, iradem, aklım fikrim allak bullak oldu. Hissetmediklerimi hissettim sandım, hissettiklerimi hissetmezden geldim. Denge kayması bir nevi… Bir de üstüne o çok korktuğum trafik kazası olunca iyice saptı denge.

Yaptıklarımı da pek önemsemiyordum aslında. Nasılsa eylülde gideceğim. Her şeye baştan başlayacağım, yeni bir ülke, yeni bir insanlar beni yeniler diye düşünüyordum. Sizin de hiç böyle düşündüğünüz oldu mu?

Sonra bir akşam yine saçma şeyleri kafama taktığım bir akşam Hayati’yle buluştuk. Sen ne yapıyorsun Gözde dedi. “ Bu sen değilsin.” Artık ben neyim bilmiyorum diye cevapladım onu, sonra zaten nasılsa eylülde gideceğim diye cevapladım. Benim bildiğim, gördüğüm, yıllardır tanıdığım Gözde öyle aylarca insanlara gideceğini anlatmazdı, çeker giderdi dedi bana. Sonra defterime bir satır yazdı ardından gözlerime bakarak yineledi Virginia Woolf’tan o cümleyi:

“Oh Mrs. Dalloway, you are always giving parties to cover the silence”

Kahire metrosunda mutsuzluk
Bana söyledikleri üzerine çok düşündüm. Bir gün içinde herkese söyleyebileceklerimi söyledim, şefim yanıma geldi bir ara iyi misin dedi, değilim dedim. Hadi sen git dedi. Bir kaç gün izin istedim. Demek ki çok kötü görünüyormuşum ki sesini çıkarmadı. Tamam dedi sadece. Ben de gittim. Kendimi Harbiye’de yürürken buldum. Nereye gitsem diye düşündüm, o çok sevdiğim sayıkladığım Ortadoğu eğer bir anlam ifade ediyorsa benim için, eğer yerleşmeyi düşünüyorsam önceden gidip bir göreyim dedim. Ertesi sabaha bir Kahire bileti aldım kendime.

Ve gittim. Çok düşündüm. Çok yürüdüm. Çok fotograf çektim. Çok iyi insanlar tanıdım, çok iyi insanlarla çok iyi vakitler geçirdim. Fazlasıyla iyi. 

Gazetecilik yapmak isteyip istemediğimi sorgulamak için gitmiştim. Ben düşünmeden cevabı verdi bana Kahire. Çünkü ne Giza piramitleri ne de Mısır Müzesi ilgimi çekti, çocukluğunda arkeolog olmak isteyen ben insanlara devrimi sorar, röportaj peşinde koşar, Ortadoğulu muhabirlerle değişimi tartışırken buldum kendimi. Çok mutlu buldum kendimi. Ve bir baktım yanımda getirdiğim defterin sayfaları teker teker doluyor.

Han El Halili'deki Necip Mahfuz Kahvesi 
O çok sevdiğim, din ve insan konusunda onca düşündüğüm Cebelavi Sokağı Çocukları’nın yazarı Necip Mahfuz’un izinden gittim bir gün. Tam da onun romanlarını yazdığı kahvede elmalı nargile ile andım yazarı. Kahkahalar attım yazarken, gözümden yaşlar boşandı yazarken. Oturdum kendimi yazdım. Ve gece Tahrir’e karşı onun bir kitabını, Dilenci’yi  okudum, gün ağarıyordu kitap biterken. Son paragrafı defalarca okudum.
 “ Kalbinin düşte değil, gerçeklik içinde çarptığını, dünyaya geri döndüğünü hissetti. Bir şiirden bir mısra anımsamaya çalışıyordu. Ne zaman okumuştu? Şairi kimdi? Mısra tuhaf bir netlikte yansıdı zihninde: “Beni gerçekten istediysen neden terk ettin?”


Sabah gülümseyerek uyandım. Kahire Amerikan Üniversitesi’ne gittim o gün. Gideceğim okulla görüştüm, burs işini hallettim, dekanla arkadaş bile oldum. Belgelerimi verdim, kabul mektubunu tutuşturdular elime. Mısır Yüksek Eğitim Bakanlığı’na gideceksin bu mektup ve pasaportunla aldığın belgenin ardından bize geleceksin ve artık öğrencimiz olacaksın dediler. Hayal ettiğim gibiydi işte her şey. Kahire’de hem Arapça öğrenecek hem Ortadoğu Çalışmaları okuyacak hem de İstanbul’u her şeyi arkada bırakacaktım.

O gün yine yürüdüm sokaklarda yine çok eğlendim, bol “şay” bol “shishe” içtim. Kahkahalar bile savurdum Nil’e karşı, gazeteciler sendikasından ışıl ışıl şehri izliyordum gece yarısı bastırdığında.

Ve Mısır Yüksek Eğitim Bakanlığı’nın kapısındaydım ertesi sabah. Kimse o gün kaydımı yaptıracağımı bilmiyordu, kimse hiçbir şey bilmiyordu. Tamamen özgürdüm. Bir an durdum binanın önünde, kaybetmek başaramamak neden beni bu kadar inat ettiriyor diye düşündüm, gerçekten bu şehirde yaşamaya hazır mıyım diye düşündüm, gerçekten gitmek istiyor muyum yoksa bir inadın peşinde mi sürükleniyorum diye düşündüm. Kısacık bir an çok soru. Geri döndüm. Bana günler boyu Kahire’yi öven gazeteci bir dostumla buluştuk, “E gözleri Ortadoğulu kız eylülde burada mısın?” diye sordu. İstanbul’dayım diye cevapladım. Şaşırdı. Anlattım. Pek bir şey de anlatmadım aslında. İstanbul’u bırakamadım, bu sefer kaçmak istemedim dedim. Yapacaklarım daha bitmedi dedim. Bir yanı anladı, bir yanı anlamadı.

Benim de hala bir yanım anlıyor, bir yanım anlamıyorum. Ama biliyorum bu şehirde yapacaklarım var, tüm hatalarıma, geride bırakmak istediklerime rağmen burası benim şehrim. Daha doyamadım. Daha zamanı gelmedi, belki bir gün zamanı gelir belki gelmez ama daha zamanı gelmedi…

Ertesi gün İstanbul’a döndüm. Atatürk Havaalanı’ndan çıkıp o serin rüzgar yüzüme vurduğu an bu sefer kaçmadığımı, insanın bazen kaçamayacağını ve iyi ki de kaçmadığımı düşündüm.

Belki ileride keşke gitseydim derim ama şimdi demiyorum. Biliyorum işte, daha bu şehri bırakma zamanım gelmedi. Yani ey İstanbul ve İstanbullular bir süre daha bu deli kıza katlanmak zorunda kalacaksınız…

Ama gitmek iyi geldi. Dönmek için gitmek. Birçok Gözde arasında, hepsini de sevdiğimi, belki hayatımda yine böyle saçma dönemlerimin olacağını biliyorum. Ama şimdi doyasıya yazabiliyorum. Üstelik iyi bir yazı bittiğinde hissettiğim o güzelim haz da geri döndü, o mutlu sarhoşluk hali…

Ve ben belki de ömrümde ilk kez kimi zaman yenilebileceğimi, kaybedebileceğimi öğrendim. Hatta bunu sayfalara yazdım, buraya da yazıyorum, herkese söyleyebilirim. Aslında sırf bunun için bile gitmeye değerdi. Çünkü deneyin, kaybettim dediği an garip bir yük kalkıyor insanın üzerinden. Sevdim diyebilmek gibi…

Birkaç aydır metroya binmek bile beni bunaltıyordu ya artık metronun konforu, uyumadan kitap okumanın huzuru… Gitmek iyiydi de gidip dönmek ve kendim hissetmek, kendim gibi davranmak iyi oldu. Çok iyi oldu.

Ama elbet garip durumlar da var. Mesela garip bir rüyadan uyanmışım gibi hissediyorum kendimi. Gitmeden bir gün öncesine kadar hissettiğim öfke, sıkkınlık, özlem ve bir çok duygu yok içimde. Gitmek bitirmek çünkü biraz da… Gitmek kabullenmek. Gitmek affetmek hem kendini hem de başkalarını…

Yazdım, çok yazdım çölde ve şehirde...
O zaman Isadora Duncan'ın o çok sevdiğim sözüyle bitirelim yazıyı: "You were once wild here, don't let them tame you."