Sayfalar

ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2012 Çarşamba

Ölüm şekline göre itinayla mezar taşı yapılır!


Etiyopya’nın kırsalında bazı yerlerde ilginç bir gelenek var. Ölen kişinin mezarının başına bir anıt dikiliyor bu anıt kişinin nasıl öldüğünü gösteriyor. Tabi siz de bunları gezerken ister istemez gülümsüyorsunuz. Çünkü insanların mezarlarının başında mesela bir öküz ya da traktör anıtı ya da resmi görünce garipsiyor insan.
İnek resimli mezar taşı olur mu, olur!
Ağaçtan oyma mezar taşları 


Addis Ababa müzesinde gördüklerim içinde beni en çok etkileyenlerden biri işte bu “ölüm anıtları” oldu.

Sonra durdum ölme biçimleri üzerine düşündüm uzun uzun. Öldükten sonra insanın nasıl, kim tarafından öldürüldüğünün gerçekten önemi var mı?

Varoluşçuluk felsefesini kendine oldukça yakın bulan biri olarak. Varoluşun yittikten sonra geriye kalanların çok da bir önemi yok. Yine de insanlar neden insanlara ölüm biçimlerini anlatma, gösterme ihtiyacı duyuyor acaba?

Bu soruyu Mısır’da Piramitlerde de sormuştum. Daha yüksek, daha ulu bir mezar inşa edince insanların günahları mı bağışlanıyor, kalanlara korku mu salınıyor, yoksa tanrı katında paye mi elde ediliyor. Yoksa en yalnız gidilen yer olan ölümde bile, şu “güç” ve “kendini gösterme” egosu bizleri bırakmamaya devam mı ediyor?

Ölüm biçimleri. Ölümün ardından ölenin yüceltilmesi. Bu konu bazen çok ilgimi çekiyor.

Ben Bursa’da büyüdüm, Bursa’nın tarihi kısmında o kadar çok evliya türbesi ve ondan çok daha fazla söylentisi vardır ki, mucizelere inanarak büyürsünüz. Komşu teyzenizin ailesinin evi bir yatırın üzerindedir mesela ve o ak sakallı dede ona evlenmeden önce evleneceği adamı göstermiştir. Dershanedeki sıra arkadaşınız başka bir öykü anlatıverir, mesela babaannesinin Tophane’deki eski evinin altında da bir yatır vardır. Haftada bir terlik bulurlar evin kapısının girişinde.

Şu terlik işi ölümle ilgili bize özgü bir başka ritüel tabi aynı zamanda. Ölenin ardından evin kapısına terlikleri bırakılır ya. Tam olarak neden bilmiyorum. Küçükken ölenin ruhu giderken ayakları üşümesin diye düşünürdüm. Şimdi bile bu düşünce bütün geleneksel ve dini ritüellerden daha romantik geliyor bana.

Şimdi diyeceksiniz yani nereden aklına geldi bunlar üzerine yazmak ama işte o “ölüm taşları” bunu düşündürdü bana. E ne de olsa “Sessiz Gemi” şiirlerini ilkokul kitaplarında okuyarak büyümüş bir nesiliz biz.

Ölenin ardından yapılan ritüeller bana genelde saçma geliyor ama irade dışı ölümlerin hesabının sorulması gerektiğini de bir o kadar düşünüyorum. Bugün, hatta şu saatlerde memlekette 12 Eylül davasının duruşması sürerken “hesap sorulsun” istiyorum. Kendimi sağ ya da sol ideolojiye kaptırıp hınç almanın ötesinde, insanları ölüme götürenlerin yaşarken “hesap vermesini” istiyorum.

*
Afrika’da 2 ay gecikmeli de olsa ara yağmurlar başladı bu arada. Önce kapalı hava ardından gökgürültüsüyle belli etti kendini. Anladım ki ben daha önce hayatımda yağmur görmemişim. Yağmur yağarken ve ardından o toprağın kokusu ise öyle güzeldi ki… İnsan bütün yağmurlara o kokuyu duymak için katlanabilir gibi geliyor.

Tabi bu şu an sakin kafayla yazdıklarım. Yoksa yağmur süresince elektrik varken internetin, internet varken suyun kesik olması durumu yaşarken insana sabrı bir kez daha talim ettiriyor. İlk gün romantik oluyor. Oturup bir süre yağmuru izliyorsun ama sonra elektrik gelmemeye devam ediyor. Kendini mesela saat 7.30’da uyumak zorunda bulurken hissediyorsun derken uyuyorsun Pazar sabahı, sabahın köründe uyanıyorsun ve yine elektrik yok işte o an sinirlerin gerilmeye devam ediyor. Bu böyle gidiyor. Ama Afrika’da yaşayanların sinirlense bile kısa sürede sakinleşmeyi öğrenmesi gerek, yoksa sinir hastası olursunuz. Üstelik bu yaşananlar fark etmeden insana öyle çok şey katıyor ki. Ben mesela büyükşehir insanıymışım, şimdi onca boş zaman bazen geçmek bilmiyor öte yandan alışınca da şu hep özendiğim “geniş zamanlar” mevzusunun keyifli yanları da oluyor. Yani yetişme kaygısı olmadan saatlerce kitap okuyabilmek ya da üst üste 3 film izleyecek ya da insanlarla uzun uzadıya konuşacak zaman bulabilmek ve geri döndüğünde yetiştirilecek çok çok fazla şeyin olmaması. Bir süre için iyi… Ama burada garip bir durum da var azizim bir yerden sonra o seni sürekli “yetişmeye çalışan mahluk” haline getiren yaşamının da özlüyorsun.

Hayat burada yağmur zamanı  daha da “geniş” sürerken ve elbet zaten Afrika insanlarının lügatında “hızlı olma” gibi bir sözcük çok da yokken biz de bu deneyimlerle devam ediyoruz yani hay ata…

*
Ben kendi deneyimlerimi yaşarken, Afrika’da kendi yolunda bol çatışma ve bir o kadar uyuşmazlıkla devam ediyor. Mali’deki darbenin sancıları sürüyor mesela. Batı Afrika ülkelerinin liderleri Mali’ye yaptırım uygulayacaklarını söylüyor ya buralarda gelen cuntalara böyle tehditler pek de işlemiyor. Bir yandan Mali’nin de içinde bulunduğu o büyük Sahel bölgesinde açlık ve kuraklık artık geliyorum demiyor, beklenenden de kötü gelmeye başladı. Tam 15 Milyon kişi açlık tehlikesi altında. Değiştiremiyor ve biliyorsun ki yine on binlerce çocuk hayatını kaybedecek ve yüzbinlercesi ömürleri boyunca yaşadıkları açlığın izlerini taşıyacaklar…

Herkes Somali Somali derken Sudan, Doğu Afrika’nın utanç simgesi olmaya da devam ediyor. Güney Sudan ve Sudan anlaşamadıkça, ki anlaşamazlıklarının temeilinde tabi ki en çok ekonomi ve petrol var, etnik çatışmalardan on binler hayatını kaybediyor.

Daha yazılacak çok şey var ama yazmak istemiyorum.  Çünkü olanları yazdıkça bazen kıyamet senaryoları yazıyormuşum gibi geliyor.

Velhasıl Afrika yine acılarıyla yaşamaya devam ediyor.
Ben de Afrika’yı yaşamaya… 

18 Eylül 2011 Pazar

Bachmann: Yazmak, gitmek ve elbette aşk

Öyle zor ki çok sevdiğin bir yazar hakkında yazmak. Günlerdir aklımda. Yazmak istiyorum. Masanın başına oturuyorum bambaşka şeyler yazıyorum, zihnim dağılıyor ya da bir iş çıkıyor bir yerlere gidiyorum. Yani bildiğin hayat…

Ingeborg Bachmann 
Öte yandan hayat’tan iyelik tamlamasıyla “hayatım” olarak bahsedince benim için bir nevi yükümlülük yazmak… Yazmadan yaşayamıyorum. Yazarken okumaktan besleniyor insan biraz da. Tabi insanlardan, mekanlardan da elbet ama dil oluşurken yazınında dil ile uğraşanların etkisi ne de büyük…

Bachmann’ın bütün kitaplarını nefes almazcasına okuyan benim gözümden kaçmış Paul Celan ile birbirlerine yazdıkları mektupları. Geç oldu ama yine nefes almadan okudum Kalp Zamanı’nı ( Turkuaz Yayınları, 2009)

Derken artık otur ve Bachmann hakkında “kendince” bir şeyler yaz Gözde dedim. Yazmasam olmayacaktı. Rahat edemeyecektim.
*

Ingeborg Bachmann’ı yazmak zor geliyor. Çok zor geliyor.  Bir çay içiyorum sonra dolanıyorum evin içinde biraz. Kendimi yazıya hazırlarken, yazmayı ve derken Bachmann’ın yazılarını düşünüyorum. Hatta nasıl yazdığını düşlemeye çalışıyorum. Mutlu muydu o anlar da yoksa huzursuz nu? O mutsuz hallerinde bile derin bir mutluluk var bence. Yazmak için derin mutsuzluklara kendini bırakabilmek gerekse de bazen , iki uç arasında gidip gelmek ve aralarda debelenmek ama harfin kelime, kelimenin cümlenin, cümlenin kurguya dönüştüğü o nokta öyle bir haz ki katlanılır kılıyor tüm o mutsuzluğu.

Üstelik bu lanet olduğu kadar hediye. Yazabilmek. Hediye olduğu kadar lanet.

 *

1926’da doğmuş Klagenfurtlu bir yazar Ingeborg Bachmann. Sert yüz hatları var ve yollara tutkun… Ki mektuplarda da beni en çok vuran bu oldu belki. Gitmese bile sürekli gitmekten vazgeçmesi derken an gelip kendini başka rotalarda buluvermesi…

Öte yandan giderken bazen yolların bile onu gitmekten alıkoyduğunu hissetmesi.  Yabancılaşma şiirinin sonunda olduğu gibi: “ Ateşler yanacak gece bastırdığında dağlarda. Yoksa davranıp yine koşmalı mı oralara? Yollar yitirmişler artık yolluklarını gözümde.”

Ama konumuz bu değil. Ben bugün belki de Ingeborg Bachmann yazarken yollardan bahsetmek istemiyorum. Onun hem Paul Celan’a hem de Max Frisch’e duyduğu aşka dair bir şeyler karalamak istiyorum. Çünkü o kadar doğal ki onun aynı anda iki kişiyi sevmesi ama daha da doğalı aşık olduğu insanla yaratıcılığı özellikle de yazıyı özdeşleştirmesi…

Ingeborg daha 22-23 yaşlarında, Paul Celan’a ilk aşık olduğunda yazdığı mektuplardan birinin bir bölümü şöyle: “ Yine bana yazasın diye yazmıyorum sana, bana keyif verdiği için ve istediğim için yazıyorum.”  Ve devam ediyor mektup…”Bugün seni seviyorum, o kadar aklımdasın ki. Bunu sana mutlaka söylemeliyim, eskiden bunu söylemediğim çok olurdu.”

Aşık olduğun biriyle yazıyı, edebiyatı konuşmak kelimeleri paylaşmak ne de büyük bir haz… Anlatabilmek ve anlaşılabilmek. Bachmann şanslı bu yüzden, bunları anlatabildiği bir aşkı – kaybetse dahi – yaşadığı için.

Celan’a 1961 yılında yazdığı ve göndermediği bir mektubunda - ki bu Celan’a yolladığı son mektuplarından biridir Bachmann’ın - veda ederken kendini anlatıyor Bachmann adeta:  “Dışarıdan gelen iğrençlik – bunun gerçek olduğuna beni inandırmak zorunda değilsin, çünkü büyük ölçüde biliyorum – gerçi zehirleyici ama atlatılabilir, atlatılmalı. Bununla yüzleşmek şimdi sadece sana bağlı olabilir; bütün açıklamaların, ne kadar doğru olursa olsun her müdahalenin senin içindeki mutsuzluğu azaltmadığını görüyorsun.” … “Arkadaşlarını da kaybediyorsun, çünkü insanların senin için daha az değeri olduğunu, kendilerinin gerekli olduğunu düşündükleri itirazlarının bir değeri olmadığını hissediyorlar.” … “Yakınmıyorum. Bilmesem de, sapmak istediğim, saptığım bu yolun gül bahçesi olmayacağını biliyordum.”

*

Aşkı daha da ötesi yaşanılan bir hissi, bir anı belki de bir yanılsamayı yazıyla, yazmakla özdeşleştirmek. Ne büyük bir keyif ama bir yandan da ne büyük bir sorumluluk… Sözler daha fani sanki. Değiştirebiliyorsun, dönüştürebiliyorsun hatta inkar bile edebiliyorsun ya da karşındakine “a sen yanlış anladın ben bunu anlatmak istemiştim” diyebiliyorsun. Yazı ise sorumluluk. Kalıcı kılmak söylemek istediklerini. O yüzden yazarken hem dikkatli hem de olabildiğine dikkatsiz olmalı insan. Kendi olurken, yazıya da ihanet etmemeli.

Anadilimi, Türkçeyi biraz da yazıyla oynayabildiğim için seviyorum. En çok bildiğim kelime kendi dilimde ne de olsa. Yazı ve yazgı arasında bağlantıyı Türkçede dile dökebiliyorum. İşte biraz da bu yüzden anadilde eğitimi savunuyorum, tek dili değil çok dili… Tekilliği değil çoğulculuğu…

Ben şanslıyım.  Çoğu kez tercih etme şansım oldu hayatta. Özgürdüm. Doğuştan edinilmiş ve pek çoğu ait olduğum çoğunluğa mensup olmam dolayısıyla doğal kabul edilmiş haklarım vardı( ki bu doğal olan zaten). Ama ben kendi doğalımı yaşarken bir başkasının yapaylığa, zorlanmaya gelmesini hiç haz edemiyorum. İşte o yüzden Türkçeyi çok seviyorum ve işte o yüzden bu ülkenin Kürtlerinden Lazlarına kendini istediğince istediği gibi tanımlayan herkes istediği dili konuşabilmeli, istediği dilde yazabilmeli, istediği dilde aşık olabilmeli…

Ingeborg Bachmann, Paul Celan, mektup derken nerelere geldik yine değil mi? Uzun olacağa benziyor bu yazı. O zaman yine mektuplara dönelim biz…

*

Mektuplar sadece Ingeborg Bachmann’a ait değil elbet. Paul Celan’ın kelimeleri ne nasıl baştan çıkarıcı sevdiği kadına yazarken…

Ne kadar gerçekçi… Ne kadar hayatsal. Ne kadar doğal… Tam da hayal edilebilecek gibi. Çünkü başka türlü düşünemiyorum ben gerçekten yazıya gönül vermiş iki insanın aşkını. Çarpan, içinde hem kabullenişin hem reddedişin olduğu, hem egoların çarpıştığı hem de kaybetme korkusunun her şeyden ağır bastığı bir şey olmalı aşk. Yıpratmalı insanı ve öteletebilmeli kendinden başka her şeyi. Bir bakışta ateşler çıkarabilmeli bir kadının gözlerinden, uzaktan izlenebilmeli sevilen o kadın bir erkeğin gözlerinde…

Düşünce ve yazıdan ibaret olmalı böyle bir aşk. Karşındakine dokunduğun kadar yazdığınca da gerçeğe dönüşmeli…

İtiraflar ve reddedişler olmalı biraz. Anlamamalar, anladığını iddia etmeler, anlaşılmadığını düşünmeler… Yanılmalar ve yanılsamalar…

Tıpkı Celan’ın yazdığı gibi...20 Ağustos 1949’da.

“Belki de yanılıyorum, belki de birbirimizden tam da buluşmayı arzuladığımız noktada kaçıyoruz, belki suç her ikimizde. Bazen kendi kendime benim suskunluğumun belki de seninkinden daha anlaşılır olduğunu söylüyorum, çünkü üzerime yüklediği karanlık daha eski.”

Ve elbet Ingeborg’un da yanıtladığı gibi 5 gün sonrasında…

“ Ama bir ilişki kurmadım, hiçbir yerde uzun kalmıyorum. Her zamankinden daha huzursuzum, hiç kimseye bir söz vermek istemiyorum, veremiyorum. Mayısımızın ve Haziranımızın ne kadar zamandır her şeyin gerisinde kaldığını soruyorsun; bir tek gün bile değil, canım! Mayıs ve Haziran benim için bu akşam y ada yarın öğlen ve daha uzun yıllar kalacak”

*

Ingeborg Bachmann ve Paul Celan 
Bachmann ve Celan’ın arasındaki aşkta ( ki edebi aşkın son ana kadar devam ettiğini düşünüyorum) kavuşmadan daha çok kavuşamama olgusu hakim. Bu bana çok doğal geliyor. Yazarken yaşayan ama aynı zamanda kendini durmaksızın yaralayan iki kişinin birbirlerini yaralamamalarını beklemek mantıksız olurdu. Ki Bachmann’ın hayatının merkezine koyduğu öğelerden birinin “gitmek” ve gitme eyleminin sadece mekansal olmadığını da hesaba katmalıyız.  Öte yandan “gitmek” ile zaman zaman kendini özdeşleştirmeyi dahi seçen Bachmann, Celan’ı “ruhsal” bir gidişten dolayı suçlamadan da duramaz: “Sen çoktan benden gitmişsin, ben nasıl senin yanında olabilirim, söylesene”

Celan da bunun farkındadır. Bir mektubunda Bachmann’a Andrew Marell’in bir şiirini yollar: “Demek ki ikimizi bağlayan/ Ama kaderin kıskanıp engellediği Aşk/ Birleşmesidir zihinlerin ve/ Karşıtı yıldızların”
Bachmann’ın gitme olgusu hayatının her anında olduğu gibi mektuplarında da kendini belli ediyor. “ Viyana’da yaprak kıpırdamıyor, burada en iyi şey bu, ama benimle bu şehir arasındaki yabancılaşmayı hiçbir şekilde açıklayamıyorum.”

*
Bachmann dünyayı sorgular. Sorarken kendini yaralar. Aşkı yaşar, yaşarken onun ölme ve öldürme biçimlerinden biri olduğunu haykırır. Örneğin Malina’da…

Malina’da da aşkı görürüz, hissederiz en çok. Bu yaratılıcılıkla iç içe geçmiş bir aşktır. “ Ivan her ne kadar hiç kuşkusuz benim için yaratılmışsa da, onun üzerinde asla kendi başıma hak süremem. Çünkü o sessiz harfleri yeniden sabit ve anlaşılır kılmak, sesli harfler, eksiksiz yankılanabilmeleri için yeniden açmak, sözcüklerin yeniden dudaklarıma yükselmesini sağlamak, parçalanmış ilk bağlamları yeniden kurmak için geldi…”

Ve bir cümle daha…” Gözümde bu yeteneklerin arasından en basitini, kısacası Ivan’ın beni yeniden güldürebilmesini somutlaştırıyorum.”

Birini somutlaştırmak. Benim fotoğrafı videodan daha çok sevmemin nedeni de budur. Bir anı donduruvermek… Geçmişi fotoğraf kareleriyle anımsıyoruz. Bir bakış bir gülüş. Belki de o yüzden her şey bir an içinde olup bitiyor. O yüzden “an”lar çok geniş çünkü içine tüm yaşanmışlıklar sığdırılabiliyor.

*

Malina’nın yüreğime oturan cümlelerinden biri  İnsanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir “dir.

Bachmann, 1973 yılında Roma’da aldığı ilaçların ardından kendini uykuya teslim ettiğinde çıkan yangında öldü.  Belki de ölmeyi seçti. Bilinmiyor. Ama seçtiyse bile ben onun intiharını bir kaçış olarak görmüyorum, gerçeği taşırken yorulmuştur belki de diye düşünüyorum.

Kayıpların ardından can bazen öyle yanar ki nefes almak zorlaşır üstelik. Sahi siz hiç düşünmediniz mi? Hani birini seversiniz, o kadar seversiniz ki o sizi ne kadar “o kadar” sevmese hatta hiç görmeseniz hatta bir daha asla hayatınızın içinde olmayacağını bildiğiniz ve hatta ondan nefret ettiğinizi herkese söylediğiniz halde “var” olsun istersiniz. Öyle istersiniz onun kaybolmasından o kadar korkarsınız ki bir sabah telefonunuz çalsa, o öldü deseler yaşayacak nedeniniz kalmadı gibi gelir. Sahi size hiç olmadı mı böyle?  Hani der ya Bachmann “sen değilsin yitirdiğim, dünya.” İşte öyle…

*
Aşk bir boyun eğiş midir? Ben böyle düşünmüyorum. Belki sevgi, belki fedakarlık bunlarla “boyun eğme” fikri bağdaştırılabilir ama aşk zaten başlı başına bir “düzen bozma, karşı çıkma” iken boyun eğme ona ait değil gibi geliyor. Boyun eğmediğin noktada da çatışmalar ve belki de bu yüzden kaybetmeler mümkün oluyor.

Yüreğin mayasında “gitmek” de varsa biraz uysallık kadar şiddet de oluyor belki de benlikte… Başkaldırı, isyan sadece haksızlığa karşı değil,  ne insanca ki egolar çarpıştığı an en değer verilenlere karşı da oluyor. Bachmann’ın Celan’la mektuplarında da Max Frisch ile olan ilişkisinde de bunu görmek mümkün.  Belki de bu davranışı, Manhattan’ın İyi Tanrısı kitabında dile geliyor. “Kurtar beni! Kendinden de benden de. Öyle davran ki, artık birbirimizle uğraşmaktan vazgeçelim, ben de sana karşı uysal olayım.”

*

Bachmann terör ve ölümün farkındadır, duyarsızlığın ve umursamamanın da… Öte yandan yaşamın da farkındadır, farkına varmanın da umut etmenin de ve aşkın da…  Ve bunların birbiriyle ne kadar iç içe olduğunu da dile getirir. Aşktan bahseder ama ardından ekler: Faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar.

Barışa inanıyordu. O kadar inanıyordu ki zorluğunu da bilir. “ Gerçek savaş, her zaman adı barış olan savaşın patlamasıyla doğar” der bir röportajında.

Biraz da bunun için yaşar sanki ve biraz da bunun için yaşar. “Bir günün gelmesi için.”

“Gerçekte inandığım bir şey var ve ben buna “bir gün gelecek” diyorum. Ve özlemini çektiğim şey bir gün gelecek… Gelmeyecek ama yine de inanıyorum geleceğine… Çünkü eğer inanmazsam artık yazamam.”

*
Bachmann zor bir yazar. Bir o kadar da keyifli. Tutkulu ve bir kere keşfedince bırakılamayan, içselleştiren. Aşk gibi biraz da…

O yüzden çok zor oldu onun hakkında bir şeyler yazmak. Son satırları yazarken kendine güvenemiyor insan. Yazının kurgusundan tutun da yazmak istediklerime hiçbir şeye emin olamıyorum.  İşte tam da bu yüzden, nasıl bitireceğime bir türlü karar verememenin ağırlığı ile son sözü yine Bachmann’a bırakıyorum.

Ve şimdi, ateş yiyen bir hokkabazla olan/ artık güvenmeyen, kalbi artık çarpmayan ben, kimim!/ Ne olacak sonunda?/ Acılarımla sızılarımla daha fazla kalamasaydım yaşamda/ sıkıcı ve ağır, ve de ruhsuz olurdum.



24 Temmuz 2011 Pazar

Amy gitti, peki ya arkasından saygısızca yorum yapanlar?


En iyiler genellikle
İntihar ederler
Sadece kaçmak için
Ve o geride kalanlar
Asla tam olarak anlayamazlar
Neden biri
Onlardan kaçmak istesin ki?
                                             Charles Bukowski

Tatil başlamıştı sonunda… Dilime doladığım topraklar ayaklarım altındaydı. Üstelik mutluydum. Çok mutluydum. Tamamen yaşam doluyum denilir ya bazen öyle bir anda aldım  Amy Winehouse’un hayatını kaybettiğinin haberini. Denize doğru yürüdüm, Back to Black yankılandı kulaklarımda…

We only said goodbye with words
I died a hundred time
You go back to her
And i go back to…
I go back to us

Kendimce anlam çıkardığım şarkılardı benim için biraz Amy Winehouse, yaşanmışlıklarına saygı duyduğum zaman zaman dinlediğim o güzelim caz sesli kadın. Kendi acılarımı, sesinin acılığında avutmaya çalışmıştım bir zaman, en çok da o zamandan beri özellerimdendi kendisi…

Amy Winehouse 
En çok göz makyajını severdim. Kendimle ortak bir yan bulurdum belki de. Güçlü, güzel, mutlu görünmek istediğimde göz kapaklarımı siyah boyarım bven de. Kendimce bir isyan ritüeli işte. O siyah kalemin ardındaki hüzünlü ama aynı zamanda isyankar gözlerini de severdim Amy Winehouse’un…

O ise 27 yaşında vazgeçti siyah kalemlerinin altındaki gözlerini açmaktan. Ölümüne üzüldüğümce arkasından yapılan yorumlar da üzdü beni. Kişiyi ölüm şekliyle yargılamak, bilmeden düşünmeden, sorgulamadan... Çok acı geldi.  Acı geldi belki bir gün en acımasız en suçlayıcı yapan yorumları yaparken aynı seçimi yapıp yapmayacağını bilmeden sosyal platformların kısa cümlelerinde yargıda bulunmaları.

Sonra düşündüm, zaten tam da bu tarz yorum yapanları Amy zaten umursamazdı. ( ya da çok fazla mı umursadı da Atlas’ın yükü ona da ağır geldi?)

*

İntihar etmiş olabilir diyorlar ve üstüne bir çok söz söylüyor bir çok insan. Su testisi su yolunda kırıldı laflarından, e olacağı böyleydi yorumlarına kadar. Bilmeden. Düşünmeden. Anlamaya çalışmadan en acıklısı saygı bile duymadan.

Ne yazık saygı duymayı bilmeden saygın olmayı ümit edenler var aramızda, Amy’nin de yaşadığı ve dün güle güle dediği dünyada…

*

İntihar. Bence kendi ölümünü kendi seçti Amy. İçinde kişinin kendi seçimini barındırdığı için anlamlı gelir bana intihar.  Kendi varoluşu elinde olmasa da insanın o son noktayı koyma istek ve iradesine saygı duyarım…

Bu özenmek ya da ben de intihar edebilirim demek değil, intihar da bir cesaret ya da korkaklık değil. Bir seçim…

Tıpkı Amy’nin ne kadar başarılı olursa olşun, var olduğu sokakları bırakmayı seçmeyişi gibi, dünyanın en özenilecek hayatlarından birine sahipken istediği gibi yaşamayı seçişi gibi.

Böyle olmasa bile hiçbir ölüm, ölümü seçme biçimi yargılanmayı hak etmiyor. Ölen, öldü işte. Seçti ve gitti. Sana dokunan yanı ne bunun diye sormak istiyorum saçma yorumlarıyla kişisel egolarını tatmin etmek isteyenlere şu an…


*
İntihar sadece insanlara özgü değil bu arada. Ki merak ederim geyikler bazen neden denize giderek 
Geyik İntihar Bölgesi 
boğuluyorlar? Ya da balinalar neden kıyılara atıyorlar kendilerini?

Onları da yargılıyor musunuz ölümü seçtikleri için. Su testisi su yolunda kırılır tarzı cümleler kuruyor musunuz? Bunu da merak ediyorum ey “bazı insanlar”…

O zaman toplumsal olguların kişinin yaşamı devam ettirme çabasını temel alır gibi cümleler nasıl destekleyecek önermenizi?

Ya da gidenin ardından saygısız cümleler kurmanızı en mükemmel önerme bile temize çıkarabilir mi?

Biliyor musunuz, 1860 yılında Londra belediye meclis üyeleri, intihar girişiminden suçlu blunan birini ölüme mahkum etme yetkisine sahipti. O zamanlarda yaşasanız, ve Londra belediye meclis üyesi olsanız ne yapardınız bunu da merak etmiyor değilim.

*
Belki de yaptığım söz kalabalığı, tek bir şey söylemek istiyorum yargılama kültürünü yaşamın ve ölümün her anına taşıyanlara…

Yaşam eylemlerimizden oluşmaz mı? Eğer öyleyse kişinin kendi seçimi olan bir eyleme, de saygı duymak en azından susmak gerekmez mi?

Bu arada belki de Acheron’un kıyısındaki sandalcının yanına her 40 saniyede bir kişinin kendi vedasını seçerek “gittiğini” biliyor muydunuz?



20 Temmuz 2011 Çarşamba

İda anımsamaları 1

Ölümler ve ölüm şekilleri üzerine konuştuk bir arkadaşımla bugün. Öldükten sonra iyi ölmüş olmak ya da olmamak ölenin pek de umurunda değil aslında. Afili bir ölüm, ölmeden önce hala egolarını geride bırakamayanların gereksiz bir tutkusu belki de… Belki de değil. İnadına son bir çalım atmak hayata… Belki de yaşarken atamadığınca.

İsadora Duncan’ın ölümünü anımsadım bugün yine. Ömrü boyunca boynuna doladığı şalın rüzgarda salınmasıyla boynu kırılan o müthiş dansçıyı… Klasik müzik kalıplarını bir kenarda bırakarak çıplak ayaklarla rüzgarı hissederek dans eden o kadını.  O kadın ve o çok sevdiğim, yıllardır dilimden düşürmediğim sözü: You were once wild here don’t let them tame you!

Isadora Duncan 
Ölüm düşününce aklına yaşam gelenlerdenim ben. Ve eğer bu geceki gibi günlerin uykusuzluğu üstüme üstüme geliyorsa, uykuyu ikisi arası araf hali hissededip uykuya kaçmak isteyenlerden.

Tam da bu yüzden uyumak gerek. Tam da bu yüzden belki üstteki o söze binaen uyumuyorum. Uyuyamıyorum. Müzik, şarap ve geçiyor dakikalar.

Tatile az kaldı ya daha çok hissetmek istiyorum denizin kokusunu. Klimanın altında durmaksa sadece saçlarımı alnıma atıyor. Oysa deniz, gece ve bir sallanan koltuk ( ama beyaz demirden olacak) güzel olurdu şimdi.

Bin Pınarlı İda 
En güzel de İda olurdu gecenin bu vaktinde. Ki anlayamıyorum bu aralar bu hafta yine nedensizce İda’yı özlemeyi. Gitme vakti gelmiş de geçiyor. Behramkale’nin çayları özlemiştir beni, tapınağa giden yolun taşları, Ayvacık terminalinin güzel salçalı köftesi…

Anılar özlemiştir beni, yazılar ve Ege’ye karşı yaşanmışlıklarını bırakan filozoflar. Evet, İda’ya gitmek. Bir ara. Hatta en kısa zamanda. Derken günü Isadora Duncan'ın da büyük aşkı, sonunda ölümü seçen Rus şair Sergei Yesenin'in  adını Ayrılık koyduğu şiiriyle bitirmeli... 

Hoşçakal, dostum, hoşçakal, mutluluklar.
Sevgili dostum, yüreğimde yaşayacak anın
Sonunda ayrılık yazgısı da olsa insanın
Hoşçakal dediğimiz gibi buluşmak da var.
Hoşçakal, dostum, el sıkışmadan, suskunlukla
Sakın üzülme, nedir bu gözlerindeki hüzün?
Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm,
Ama pek öyle yeni sayılmaz yaşamak da.



30 Mayıs 2011 Pazartesi

yaşam ve ölüm...bir an mı sadece


Bazen öyle zamanlar olur ki, insan 5 yılda öğrendiği şeyi hatta belki ömründe öğrendiği şeyi bir anda öğrenirmiş. İşte bugün öyle bir gündü. Çünkü ben bu gün ilk kez ölebileceğimi düşündüm. Yaptığım delilik çok…Hayallerimin peşinden gidişim, kendimi deneyişim… Başımı da belaya soktum denebilir. Ama gerçek anlamda ölümle yüz yüze gelebileceğimi hiç düşünmemiştim. Derken bir anda karşıma çıktı…

Tatil uyku ve çay dolu iki güzel günün ardından sabahın köründe cumhurbaşkanının basın toplantısına giderken yakalayıverdi. Kulağımda Sezen Aksu’nun son albümü vardı, öleceksek aşktan ölelim tarzı bir şarkı çalıyordu. Sonra bir tırla çarpıştık. Araba döndü. Her an aklımda ve her an hayal meyal…

Gören herkes mucize eseri kurtuldun diyor. Mucizeydi. Bu arada ölüme dair anlatılan pek çok şey de yalanmış. Ne aklına bir dua geliyor, ne hayatın gözlerinin önünden akıp geçiyor… İlk önce durumu idrak ediyorsun, aha ölüyorum yahu diyiveriyorsun, derken kendini nasıl koruyabileceğin geliyor ya aklına pek bir şey yapamıyorsun ve derken ölmek istemiyorum diyorsun. En azından ben öyle dedim. Daha dünyayı gezmedim dedim…

Ara sıra aklıma gelirdi. O an ne isterdim kimi isterdim diye. Kimi aşık olduğum adamı düşünürdüm diye geçirirdim içimden, kimi ailemi, kimi saçma bir şeyi. Hiç biri değil. Ben yine yollardı geçirdim. Daha olmaz dedim, daha görülecek yaşanacak çok şey var. Derken işte buradayım.

Tabi bolca korktum. Bütün gün insanlara aynı öyküyü anlatıp durdum. Ağladım, güldüm, saçmaladım, tavlada garip bir şekilde düşeş atıp durdum.

Bugün bir mucize oldu. Bana bir şey olmadı. Düşeş günümdeydim bu gün. Oysa düşeş günlerim olmayabilir. Bir süre sonra bugünkü tramvayı unutacak en azından normalleştireceğim ve günlük dertler yine boğacak beni. Ama bir yanım unutmayacak. Bir yanım gidecek.

Bugün bir mucize oldu. Çünkü biliyorum, daha yapacaklarım bitmedi. Ve daha da bitsin istemiyorum. Ah minel hayat, ne çok seviyormuşum seni…

*

Peki ya insan doyar mı yaşamaya? İnsan ne zaman doyar yaşamaya? Belki de bunları hiçbir zaman tamamen bilemeden yaşayıp gideceğiz.

Bilmek de gerekmiyor. Gereken tadını çıkarmak… En azından bugün için. Rakı, roka, Ege hayalleri gibi yaşamak…

Çünkü yaşam aşk.

yaşamaşk

*

ve garip şeyler yaptırıyor kriz zamanları insanlara. En sevdiklerine anlatmak istiyor korktuğunu. Sonra gülüveriyor. Bir mucize olmuş ve hayatta işte. Bir hediye gibi… Her şey çok kolay geliveriyor bir an. Sanki o hayatı boyunca sevdiği adamı arayacak ve seni sevmekten hiç vazgeçmedim diyebilecek gibi, ya da en yakın arkadaşını arayarak sana çok büyük bir yalan söyledim ve bu olmasa asla açıklamayacaktım der gibi ya da patronuna ben çok bunaldım, çekip gitmek istiyorum diyip çekip gidecek gibi…

Peki yapıyor mu? Kimini evet, kimini hayır… Peki ya aklına gelenleri yapmalı mı? Bilmiyorum. Belki de hiç bilemeyeceğim bir şeylerden biri bu da. Belki de değil, muhtemelen...

*

işte. öyle. öyle böyle.