Etiyopya’nın kırsalında bazı yerlerde ilginç bir gelenek var. Ölen kişinin mezarının başına bir anıt dikiliyor bu anıt kişinin nasıl öldüğünü gösteriyor. Tabi siz de bunları gezerken ister istemez gülümsüyorsunuz. Çünkü insanların mezarlarının başında mesela bir öküz ya da traktör anıtı ya da resmi görünce garipsiyor insan.
![]() |
| İnek resimli mezar taşı olur mu, olur! |
![]() |
| Ağaçtan oyma mezar taşları |
Addis Ababa müzesinde gördüklerim içinde beni en çok etkileyenlerden biri işte bu “ölüm anıtları” oldu.
Sonra durdum ölme biçimleri üzerine düşündüm uzun uzun. Öldükten sonra insanın nasıl, kim tarafından öldürüldüğünün gerçekten önemi var mı?
Varoluşçuluk felsefesini kendine oldukça yakın bulan biri olarak. Varoluşun yittikten sonra geriye kalanların çok da bir önemi yok. Yine de insanlar neden insanlara ölüm biçimlerini anlatma, gösterme ihtiyacı duyuyor acaba?
Bu soruyu Mısır’da Piramitlerde de sormuştum. Daha yüksek, daha ulu bir mezar inşa edince insanların günahları mı bağışlanıyor, kalanlara korku mu salınıyor, yoksa tanrı katında paye mi elde ediliyor. Yoksa en yalnız gidilen yer olan ölümde bile, şu “güç” ve “kendini gösterme” egosu bizleri bırakmamaya devam mı ediyor?
Ölüm biçimleri. Ölümün ardından ölenin yüceltilmesi. Bu konu bazen çok ilgimi çekiyor.
Ben Bursa’da büyüdüm, Bursa’nın tarihi kısmında o kadar çok evliya türbesi ve ondan çok daha fazla söylentisi vardır ki, mucizelere inanarak büyürsünüz. Komşu teyzenizin ailesinin evi bir yatırın üzerindedir mesela ve o ak sakallı dede ona evlenmeden önce evleneceği adamı göstermiştir. Dershanedeki sıra arkadaşınız başka bir öykü anlatıverir, mesela babaannesinin Tophane’deki eski evinin altında da bir yatır vardır. Haftada bir terlik bulurlar evin kapısının girişinde.
Şu terlik işi ölümle ilgili bize özgü bir başka ritüel tabi aynı zamanda. Ölenin ardından evin kapısına terlikleri bırakılır ya. Tam olarak neden bilmiyorum. Küçükken ölenin ruhu giderken ayakları üşümesin diye düşünürdüm. Şimdi bile bu düşünce bütün geleneksel ve dini ritüellerden daha romantik geliyor bana.
Şimdi diyeceksiniz yani nereden aklına geldi bunlar üzerine yazmak ama işte o “ölüm taşları” bunu düşündürdü bana. E ne de olsa “Sessiz Gemi” şiirlerini ilkokul kitaplarında okuyarak büyümüş bir nesiliz biz.
Ölenin ardından yapılan ritüeller bana genelde saçma geliyor ama irade dışı ölümlerin hesabının sorulması gerektiğini de bir o kadar düşünüyorum. Bugün, hatta şu saatlerde memlekette 12 Eylül davasının duruşması sürerken “hesap sorulsun” istiyorum. Kendimi sağ ya da sol ideolojiye kaptırıp hınç almanın ötesinde, insanları ölüme götürenlerin yaşarken “hesap vermesini” istiyorum.
*
Afrika’da 2 ay gecikmeli de olsa ara yağmurlar başladı bu arada. Önce kapalı hava ardından gökgürültüsüyle belli etti kendini. Anladım ki ben daha önce hayatımda yağmur görmemişim. Yağmur yağarken ve ardından o toprağın kokusu ise öyle güzeldi ki… İnsan bütün yağmurlara o kokuyu duymak için katlanabilir gibi geliyor.
Tabi bu şu an sakin kafayla yazdıklarım. Yoksa yağmur süresince elektrik varken internetin, internet varken suyun kesik olması durumu yaşarken insana sabrı bir kez daha talim ettiriyor. İlk gün romantik oluyor. Oturup bir süre yağmuru izliyorsun ama sonra elektrik gelmemeye devam ediyor. Kendini mesela saat 7.30’da uyumak zorunda bulurken hissediyorsun derken uyuyorsun Pazar sabahı, sabahın köründe uyanıyorsun ve yine elektrik yok işte o an sinirlerin gerilmeye devam ediyor. Bu böyle gidiyor. Ama Afrika’da yaşayanların sinirlense bile kısa sürede sakinleşmeyi öğrenmesi gerek, yoksa sinir hastası olursunuz. Üstelik bu yaşananlar fark etmeden insana öyle çok şey katıyor ki. Ben mesela büyükşehir insanıymışım, şimdi onca boş zaman bazen geçmek bilmiyor öte yandan alışınca da şu hep özendiğim “geniş zamanlar” mevzusunun keyifli yanları da oluyor. Yani yetişme kaygısı olmadan saatlerce kitap okuyabilmek ya da üst üste 3 film izleyecek ya da insanlarla uzun uzadıya konuşacak zaman bulabilmek ve geri döndüğünde yetiştirilecek çok çok fazla şeyin olmaması. Bir süre için iyi… Ama burada garip bir durum da var azizim bir yerden sonra o seni sürekli “yetişmeye çalışan mahluk” haline getiren yaşamının da özlüyorsun.
Hayat burada yağmur zamanı daha da “geniş” sürerken ve elbet zaten Afrika insanlarının lügatında “hızlı olma” gibi bir sözcük çok da yokken biz de bu deneyimlerle devam ediyoruz yani hay ata…
*
Ben kendi deneyimlerimi yaşarken, Afrika’da kendi yolunda bol çatışma ve bir o kadar uyuşmazlıkla devam ediyor. Mali’deki darbenin sancıları sürüyor mesela. Batı Afrika ülkelerinin liderleri Mali’ye yaptırım uygulayacaklarını söylüyor ya buralarda gelen cuntalara böyle tehditler pek de işlemiyor. Bir yandan Mali’nin de içinde bulunduğu o büyük Sahel bölgesinde açlık ve kuraklık artık geliyorum demiyor, beklenenden de kötü gelmeye başladı. Tam 15 Milyon kişi açlık tehlikesi altında. Değiştiremiyor ve biliyorsun ki yine on binlerce çocuk hayatını kaybedecek ve yüzbinlercesi ömürleri boyunca yaşadıkları açlığın izlerini taşıyacaklar…
Herkes Somali Somali derken Sudan, Doğu Afrika’nın utanç simgesi olmaya da devam ediyor. Güney Sudan ve Sudan anlaşamadıkça, ki anlaşamazlıklarının temeilinde tabi ki en çok ekonomi ve petrol var, etnik çatışmalardan on binler hayatını kaybediyor.
Daha yazılacak çok şey var ama yazmak istemiyorum. Çünkü olanları yazdıkça bazen kıyamet senaryoları yazıyormuşum gibi geliyor.
Velhasıl Afrika yine acılarıyla yaşamaya devam ediyor.
Ben de Afrika’yı yaşamaya…


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder