Sayfalar

arapçayı öğreten kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arapçayı öğreten kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2011 Salı

Sisli bir maziden uzakta... ya da Ah Canım İstanbul











Sisli bir maziden uzakta...Yalnızca sana yakın... Gönlümün dalgalarında, sevgin kalsın....

Ne de güzel gidiyor bu şarkı yağmurlu, sisli İstanbul günlerine. Bu şehre aşkım gittiğim her başka ülkede, her başka şehirde daha da artıyor. Bir türlü bitirlemeyen kara sevdalar vardır ya öyle herhalde. Sonra bu şarkıyı açıyorum ve sağımda solumda haberler yağarken ekrana doğru gülümsüyorum.

Bosna Hersek’ten çantam şaraplar, aklıma öyküler, ruhumda ise izlerle döndüm. Bunca zamandır merak ettiğim ülkenin bende en çok bıraktığı iz ise hüzün oldu. Ülkelerin kişiden kişiye bıraktığı izler değişir elbet... Ben giderken geride bıraktığım ve yazmak dışında belki de hiç değiştiremeyeceğim öykülere bir selam yolladım “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası”nın ne olduğunu artık çok iyi idrak etmiş kıpkırmızı burnumla.

Şanslı olduğumu bir kez daha anladım dönerken. Ama tabi hayatım boyunca bunu aklımda tutarak yaşayacağımı hiç zannetmeyin. Yapamıyorum öyle işte..



*

Aklımda sorularla çıkmıştım yola. Gerçi kendimi her ne kadar soruları bir yana bırakıp haber peşinde koşarken bulsam da, yollar boyu küçük mucizeler olur ya, ya da kişi öyle algılamak ister ki ikisi de aynı şeydir, sanırım artık bazı şeyleri kabullendim. ( Tamam, evet biliyorum devrik bir cümle oldu ama bundan daha anlaşılabilirini bulamadım!)

Ötesinde eğer insan bir şey yapmak istiyorsa yapmalı. Geri tutmamalı kendini. Cesaret etmeli. Çünkü bilemiyorsun ne zaman ne olacağını. Saçma kendine gelişim kitaplarına özenip yazmıyorum bu cümleleri. Sadece evlerde sniper izleri bir “unutmama, unutamama” simgesi olarak dururken yaşadığın anın değerine tekrar tekrar varıyorsun. İşte o noktada kendi yaptığın hatalar, anlatmak istediğini bir türlü anlatamadığın için kaybettiğin insanlar geliyor...
Hüzünleniyorsun. Benim beynimde o yeşil ve yağmurlu Bosna Hersek kırsalına bakarken “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım” şarkısı çınlıyordu. O an sizin aklınıza ne gelir bilmem.

*

Saraybosna’da beni en çok öfkelendiren şeylerden biri bombalanmış ve ardından yakılmış  kütüphane binasını görmek oldu. Dile kolay aralarında çok nadir eserlerin de bulunduğu bir milyona yakın kitap yanıp yıkılmış. İnsanlara öfkeleniyorsun da neden bunu kitaplardan çıkarıyorsun. 

İskenderiye Kütüphane’sini yakınca, Zafer Marşları eşliğinde 1940’ların Berlin’inde kitapları yok edince, daha sadece 17 yıl önce Saraybosna Kütüphanesi’ni yok edince ne geçti elimize?

Hadi artık kitaplar yok, istediğimizi yaşayabiliriz utancımız da tarihe geçmez diye mi düşündük?
*

Güncel olarak ise yazmam gereken onca yazı, yapmam gereken birçok haber arasında oturup İstanbul’u düşlüyorum tüm bunların ardından. Yağmurlu puslu bunaltıcı ve yine de ölesiye sevdiğim İstanbul’umu...

Bir özlem var içimde uzaklara doğru, engin denizlere sana ve aşkımıza...

Şarkı kulaklarımda çınlıyor. Ruh haber merkezini aşıp, Beyoğlu’nda bir akşam vakti kahkahalar atarak yürüyor.

20 Şubat 2011 Pazar


Bu pazarın üç gündemi: Çay, Arapça ve Diş…

Biri keyif, biri uğraş biri dert…

ÇAY

Bu aralar bol bol çay harmanlıyorum. Farklı ülkeler, şehirlerden alınmış çayları karıştırarak kendi tadımı yaratmaya çalışıyorum. Bazen çayları birbirine karıştırırken, o çayları aldığım yerlerin kokusu geliyor burnuma gülümsüyorum.

Biraz kaçak çay koyuyorum önce demliğe kıtlama şekerle çayın tadını hissediyorum bir an, ardından bir kaşık Earl Grey… Soğuk bir Edinburgh akşamı geliyor aklıma. Çok üşüdüğüm ve çok âşık olduğum bir kış vakti… Derken biraz Tamara çayı, sarı sıcak Şam’da günlerin yorgunluğu üzerinde çay nargile keyfi, biraz önce görülen Emevi Camii’nin büyüleyiciliği daha çıkmamış akıldan. Sonra bir parça papatya atıyorum çayın içine, İda eteklerindeki Behramkale köyünden alınma. Mavi gözlü, mavi yemenili teyzeyi anımsıyorum sonra Athena tapınağında o kötü sesimle bağıra çağıra söylediğim I still remember şarkısını. En son Lübnan’dan aldığım o sert çaydan bir parça koyuyorum. Ortadoğu’nun en güzel, en karışık ülkesinin tadını hissediyorum. Lacivert denize karşı dönme dolaba bindiğim gece…

Kısık ateşte yavaş yavaş demliyorum çayı sonunda. İnce belli bardağa isim veremediğim renkteki çayı döküyorum. Üzerine biraz su, biraz şeker... Penceremin önünde, soğuk İstanbul’a bakarak içiyorum. Çay içtiğim bütün o güzel zamanları düşünerek…

ARAPÇA

Bu aralar, aslında uzunca bir süredir aklımı taktığım dil. Ben ne kadar öğrenmek istesem o, o kadar zorlaşıyor sanki. Yine de öğrenmem gerek diyorum. Elim harflerin yazımına alıştıkça keyifleniyorum. Sonra yine tıkanıyor Arapça öğrenme çabalarım. Ortaokulda en yakın arkadaşımla hoşlandığımız çocuklardan bahsetmek için uydurduğumuz şekil dili geliyor aklıma. O saçma şekilleri ezberleyip yazdın da bunu mu beceremeyeceksin diye cesaretlendiriyorum kendimi.

Yanı başımda duran Mavi Kaplı “Arapçayı Öğreten Kitap”a ters bir bakış fırlatıyorum.

Arapça zor, Arapça zahmetli, Arapça gerekli… Eğer yüreğin bir kısmı Ortadoğu’ya aitse,  Arapça öğrenilmeli… Çünkü kendimden biliyorum insan en güzel, en doğru kendi dilinde anlatır dertlerini…


DİŞ

Son günlerin en çok canımı sıkan konusu… En çok anlattığım, en çok dertlendiğim, yine de inadına çay içip içip görmezden gelmeye çalıştığım. 20 yaş dişinin ağrısı Arapçadan da zahmetli. Denedim gördüm. Diş ile ilişkimin diş perisi ve masallarla sınırlı kalmasını isterdim. Oysa bu aralar bana ifade ettiği tek şey dert ve antibiyotik…

Benim gibi zaman ve zamanlama ile her daim sorunu olmuş birinin 12 saatte bir alınması gereken Amoklavin Bid ile olan savaşını görseniz, eminim gülerdiniz. Merak etmeyin, bende gülüyorum kendime…