Sayfalar

lübnan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lübnan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Ortadoğu Sorular Diyarı


Genelde Arap Dünyası, Ortadoğu derken olayları Suriye, Lübnan, Mısır ve benzeri eksenler üzerinden ele alıyoruz. Öte yandan Körfez ülkelerini de yakından izlemekte fayda var. “Gulf Countries ” yani Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn ve Katar’ın birbiriyle benzeşen ve farklılaşan bakış açıları, Arap Dünyasını ve dengelerin değişken olduğunu anlamak için önemli.
Bugün Kuveytli bir stratejist ile konuştum. Türkiye’nin Ortadoğu’daki liderlik rolüne soyunması üzerine çekincelerini dile getirdi. Organik bağ olayını konuştuk bir de. Arap olmayan bir ülke Arap Dünyasında liderlik rolüne soyunabilir mi? Ben buna çok fazla inanmıyorum. Benim adayım, eğer kendini toparlayabilirse Mısır. Suudi Arabistan ise ABD’den de aldığı destekle denge unsurlarından biri olarak varlığını devam ettirmekte. Ne kadar yırtıcı olabileceğini ise komşu Körfez ülkesi Bahreyn’de yaşananlar sırasındaki tavrı ve askeri operasyonu ile açık seçik gördük zaten.

Bu noktada akılda tutulması gereken bir başka konu ise Türkiye’nin değişen yönünün, sadece bizim ülke içinde değil, Arap dünyasının bir kesiminde de tartışılıyor olması. Örneğin Körfez ülkeleri değişen ve etkinleşen Türkiye’ye temkinli yaklaşıyorlar. Hatta bu bölgelerde, ki zaman zaman İran ve Hizbullah kontrolündeki Lübnan basınını da dahil edebiliriz, yorumlarda Türkiye “samimiyetsiz” ve “iki taraflı” olarak da ele alınabiliyor.

 Bugün pek çok şey konuştuk, pek çok soru belirdi aklımda. En öne çıkanlarsa, değişen dengelerde Körfez ülkelerinin rolü benim için… ( Bu arada eklemek gerek Katar bana önümüzdeki yıllarda bizi çok şaşırtacak, ve lider olarak olmasa bile giderek etkinleşen bir aktör olarak Arap coğrafyasında parlayacak gibi geliyor.)

*
Ortadoğu demişken, eylül ya da belki ekim ayında Filistin’in devlet statüsünün Birleşmiş Milletler genel kuruluna götürülmesi, bölge siyasetini nasıl etkileyecek diye de düşünüyorum. Suriye’de yaşanılanlar, yeni bir olay karşısında geri plana mı atılacak? Suriye de Libya gibi çatışmaların yaşandığı ama sonucun ulaşılamadığı bir yer olarak sevgili medyamızın ilgisinden yoksun mu kalacak? Yoksa mülteciler nedeniyle Türkiye gündemini, Filistin’ten daha mı çok işgal edecek? Soruları soruları yaratıyor. Ne de olsa burası Ortadoğu, cevaptan çok soruların olduğu topraklar… Hatta bazı cevapsızlıkların sıcak hava gibi kader kabul edildiği bir coğrafya burası…

*
Aklımdaki bir başka soru ise Türk Dış Politikası ile ilgili. Davutoğlu’nun dış politika ilkelerinin arasında yabancı müdahalelere karşı çıkılması ve ihtilafların çözümünde güç kullanımının reddi de var. Peki Beşir Esad’a süre veren Türk hükümeti, bu süre sonunda Esad yönetimi yine hiçbir şey yapmaz, şiddet uygulamaya ve uluslar arası toplumun çağrılarına kulak tıkamayı reddederse ne olacak. Türkiye’nin müdahalesi bana uzak bir ihtimal gibi geliyor. Öte yandan Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesini isteyen bir kesim de var ve sürecin buna göre yönlenmesi için çalışıyorlar gibi de geliyor… İzleyip göreceğiz hep birlikte…

*

Son bir soru. Mısır’daki ilk hareketin adı “Kifaya” yani yeter demekti. Arap baharı “yeter” çağrıları ile başladı. 
Arap Baharı nereye gidiyor, dünya ekonomik kriziyle birlikte Arap Baharı, Arap Kuraklığı’na dönebilir mi?
*
Aklımda sorular. Sorular. Sorular. Ve Ortadoğu’dan uzak kalma süresi bir ayı geçince başlayan özlem… En çok da Beyrut’a. O lacivert, acı ve hayat dolu güzelim şehre… Lübnan’a gitmek gerek, Beyrut rüyalarıma girmeye başladı yine

20 Şubat 2011 Pazar


Bu pazarın üç gündemi: Çay, Arapça ve Diş…

Biri keyif, biri uğraş biri dert…

ÇAY

Bu aralar bol bol çay harmanlıyorum. Farklı ülkeler, şehirlerden alınmış çayları karıştırarak kendi tadımı yaratmaya çalışıyorum. Bazen çayları birbirine karıştırırken, o çayları aldığım yerlerin kokusu geliyor burnuma gülümsüyorum.

Biraz kaçak çay koyuyorum önce demliğe kıtlama şekerle çayın tadını hissediyorum bir an, ardından bir kaşık Earl Grey… Soğuk bir Edinburgh akşamı geliyor aklıma. Çok üşüdüğüm ve çok âşık olduğum bir kış vakti… Derken biraz Tamara çayı, sarı sıcak Şam’da günlerin yorgunluğu üzerinde çay nargile keyfi, biraz önce görülen Emevi Camii’nin büyüleyiciliği daha çıkmamış akıldan. Sonra bir parça papatya atıyorum çayın içine, İda eteklerindeki Behramkale köyünden alınma. Mavi gözlü, mavi yemenili teyzeyi anımsıyorum sonra Athena tapınağında o kötü sesimle bağıra çağıra söylediğim I still remember şarkısını. En son Lübnan’dan aldığım o sert çaydan bir parça koyuyorum. Ortadoğu’nun en güzel, en karışık ülkesinin tadını hissediyorum. Lacivert denize karşı dönme dolaba bindiğim gece…

Kısık ateşte yavaş yavaş demliyorum çayı sonunda. İnce belli bardağa isim veremediğim renkteki çayı döküyorum. Üzerine biraz su, biraz şeker... Penceremin önünde, soğuk İstanbul’a bakarak içiyorum. Çay içtiğim bütün o güzel zamanları düşünerek…

ARAPÇA

Bu aralar, aslında uzunca bir süredir aklımı taktığım dil. Ben ne kadar öğrenmek istesem o, o kadar zorlaşıyor sanki. Yine de öğrenmem gerek diyorum. Elim harflerin yazımına alıştıkça keyifleniyorum. Sonra yine tıkanıyor Arapça öğrenme çabalarım. Ortaokulda en yakın arkadaşımla hoşlandığımız çocuklardan bahsetmek için uydurduğumuz şekil dili geliyor aklıma. O saçma şekilleri ezberleyip yazdın da bunu mu beceremeyeceksin diye cesaretlendiriyorum kendimi.

Yanı başımda duran Mavi Kaplı “Arapçayı Öğreten Kitap”a ters bir bakış fırlatıyorum.

Arapça zor, Arapça zahmetli, Arapça gerekli… Eğer yüreğin bir kısmı Ortadoğu’ya aitse,  Arapça öğrenilmeli… Çünkü kendimden biliyorum insan en güzel, en doğru kendi dilinde anlatır dertlerini…


DİŞ

Son günlerin en çok canımı sıkan konusu… En çok anlattığım, en çok dertlendiğim, yine de inadına çay içip içip görmezden gelmeye çalıştığım. 20 yaş dişinin ağrısı Arapçadan da zahmetli. Denedim gördüm. Diş ile ilişkimin diş perisi ve masallarla sınırlı kalmasını isterdim. Oysa bu aralar bana ifade ettiği tek şey dert ve antibiyotik…

Benim gibi zaman ve zamanlama ile her daim sorunu olmuş birinin 12 saatte bir alınması gereken Amoklavin Bid ile olan savaşını görseniz, eminim gülerdiniz. Merak etmeyin, bende gülüyorum kendime… 

22 Ocak 2011 Cumartesi

Günlerin neler getireceği bilinmez ki...

Noel haberleriyle süslü Aralık 2010'un ardından 2011'in ilk ayına isyanlar damgasını vurdu...Lübnan'da hükümet düştü, Hariri Ankara'ya görüşmeye geldi derken Tunus'taki olaylar patlak verdi. İlk başta çok sevgili sol çevreler "ahanda yasemin devrimi geldi" nidalarıyla karşılasalar da Tunus'taki olayları, yine herkesin hızla yorum yaptığı ama aslında yorum yapamadığı ortaya çıktı zannımca...Şimdi de Arnavutluk'da hükümet karşıtı gösteriler, ölü sayısı 4'e çıktı.Arnavutluk başbakanı Sali Berişa, "Tunus ile aynı kaderi paylaşmayacağız" diyor, muhalefet de barışçıl gösterilerden yana olduklarını söylüyor. İzlzeyip göreceğiz...
Arnavutluk sokakları

Tunus
Türkiye'nin dış politika gündeminde ise İstanbul'da İran'ın nükleer programıyla ilgili yürütülen müzakereler var. Celili ilginç bir adam, İran'ın söylemi belli, batının duruşu belli. İran Uranyum zenginleştirme programını batılı ülkelerin isteğiyle askıya alacak gibi durmuyor. Bu yıl bol bol İran konuşacağız yine sanki... 

Bir de Venezuela, TOKİ konutları karşılığı bize petrol vermek istiyormuş. İlk duyuşta komik geliyor nedense... Chavez'in bu yıl Türkiye'yi ziyaret edebileceği konuşuluyor. Geçtiğimiz hafta da Arjantin Cumhurbaşkanı Christina Fernandez Kirchner buralardaydı. Latin Amerika ile yakınlaşacak mıyız merak ediyorum. Sahi Davutoğlu.'nun vizyonunda Latin Amerika ülkeleri ne alemde? 

Avrupa Birliği sağlık sistemini de bir araya getiriyor. Düzenleme Avrupa Parlamentosu tarafından onaylandı. Ne demek? Yani üye 27 ülke vatandaşları, istedikleri birlik ülkesinde doktora ya da hastaneye başvurabilecek. Biz kendi ülkemizde nereye, nasıl başvuracağımızı ise, hala bilemiyoruz....

Bakalım, günlerin neler getireceği bilinmez ki...