Sayfalar

27 yaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 yaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2014 Pazartesi

virgülden öncesi: Ama

Meğer içinde “ama” olan ne çok cümle kuruyormuşum.
Üstelik bunu itiraf etmek bile zor. Şimdi bile yazıp yazıp siliyorum işte.
Al bakalım Gözde, atıp tut sonra bir “ama” dilemmasında kendini kaybolmalara ver!
*
Şimdi diyeceksiniz bunca zaman sonra nereden çıktı bu? Efendim şöyle ki bu aralar biraz kendimi çözme telaşındayım. Tamamen kendime odaklandım yani…
Evirip çeviriyor, geçmişten geleceğe uzanan olaylar silsilesinde bazı davranışlarımın nedenleri üzerine kafa yoruyorum bol bol…
Bir sohbet anında bendeki şu “ama” handikabını fark etmem ise biraz yıkıcı oldu. İtiraf etmeliyim.
Meğer bazı olaylara çözüm bulamazken, ben nasıl da “ama”lardan bir duvar örmüşüm kendime. Şu “ama”lar var ya benim olayları “oluruna” bırakmamamın önündeki koca koca sıradağlarmış.
İşte Toroslar ya da Ziganalara benzettiğim, yani Ege sahilleri ile hiç benzeşmediğim ruhumun sıra dağlarında denize giden yollar ararken, kendimi paralel eylemişim.
Yalnız iyi oldu bunu geç de olsa fark etmek… Devam edebilir adına. Çünkü kendime belleğim “her şey geçer” mottoları, aslında kendime söylediğim en büyük yalanların başında geliyormuş.
Öyle geçer deyince geçmiyor kardeşim, sen kabullenince geçiyor. Anlayınca, anlamlandırmak yerine akışına bırakınca…
 “Ama” bir söz verdim kendime… En azından çabalayacağım artık. Biraz daha akışına bırakmaya… Plansız yaşamaya mesela. Bir şey hissedince arkasında durmaya, hesap sormaya, anlamaya çalışmaya değil; yaşamaya mesela…
*
Ne şifreli yazıyorum değil mi? E öyle herkesin okuyacağı mecralarda kendini anlatmak istese de pek o kadar açık olamıyor insan…
Olsun yeni evimde, sadece kendi başıma kurduğum anılarda gecenin bir vakti gülümseyebiliyorum ya, yetiyor bana…
*
Ve meğer ben kırılmaktan ne korkmuşum. Amma kaçmışım senelerdir kendimden… Kendimi arıyorum zannederken aslında sığınaklara doğru dört nala ilerlemişim.
Oysa öğreniyorum bir süredir. Kimsenin yaralarını iyileştiremiyorsun, ancak merhem olabiliyorsun. Kimse de senin yaralarını iyileştiremiyor, ancak merhem olabiliyor. O yüzden hissettiğince yaşamalı insan. Çünkü kaçtıkları, alakasız bir zamanda alakasız bir düzlemde alakasız bir konuşmanın ortasında öyle bir gelip yaralıyor ki seni, döne döne aynı yere geldiğini fark ediyorsun. Durmaksızın geçmişinde takıldığın bazı olayları yaşıyor, yaşıyor ve aslında yaşayamıyorsun.
O yüzden on üç yaşımın o sıcak yazıyla on dört yıl sonra barıştım mesela. İstanbul’da değil de Bursa’da bir liseye başlamamla sonuçlanacak o yazla…
İstanbul ve Bursa… Ruhumun iki yanı… Hayatımın bitmek bilmeyen deniz yolculuğu… O yüzden mi vapurlarda defterlere sarılışım. O yüzden sanki… İstanbul’la Bursa arası o deniz yolu benim arafım. Arafımdı.
Şimdi artık sadece bir deniz yolculuğu… Demleme çay olunca daha bir keyiflenen. Hatta bu aralar Budo’nun o güzel suböreklerine taktığım…

*
Hoş geldin 27. Yaşım…
Hayal ettiğim birçok şeyin olmadığı ama zaten o arada hayallerimin de değiştiği, üstelik değişen hayallerime hatta belki de hayallerimin ötesine ulaştığım an.
İnsan bu yaşta hayatı daha bir anlıyor demişti bir arkadaşım bir zamanlar. Öyleymiş de… Aslında her yaşta öyleymiş. Anlaya anlaya bir hal oluyoruz, sonra işte… yaşıyoruz.

*
Beylerbeyi’nde yeni evimdeyim şimdi. Hayal ettiğimce yüksek tavanlı, iki dakikadan az bir sürede denize ulaşılabilir mesafede. Kafam bozulduğunda ya da mutluluktan içim içime sığmadığında dilediğimce yürüyebileceğim gibi…
En sevdiğim şehirde, aslında tek sevdiğim şehirde, bir başıma ve belki de hayatımda ilk kez kimseye ihtiyacım olmadığını ama kendime olduğunu hissederek.
Geçmişimde sevindirdiğim, üzdüğüm, öfkelendirdiğim, sakinleştirdiğim tüm insanların…
Sevdiğim, sevmediğim, sevildiğim ve sevilmediğim tüm insanların…
Aşkların, ilişkilerin, dostlukların, arkadaşlıkların ve tanıdıkların, tanışıklıkların, paylaştığın anların olduğu bütün o zamanların da ötesinde.
Sadece şu anda, olmak istediğim yerde Beylerbeyi’nde yeni evimdeyim şimdi.

27 yaşımın üçüncü gününü de doldurmuş bir vaziyette. 

24 Temmuz 2011 Pazar

Amy gitti, peki ya arkasından saygısızca yorum yapanlar?


En iyiler genellikle
İntihar ederler
Sadece kaçmak için
Ve o geride kalanlar
Asla tam olarak anlayamazlar
Neden biri
Onlardan kaçmak istesin ki?
                                             Charles Bukowski

Tatil başlamıştı sonunda… Dilime doladığım topraklar ayaklarım altındaydı. Üstelik mutluydum. Çok mutluydum. Tamamen yaşam doluyum denilir ya bazen öyle bir anda aldım  Amy Winehouse’un hayatını kaybettiğinin haberini. Denize doğru yürüdüm, Back to Black yankılandı kulaklarımda…

We only said goodbye with words
I died a hundred time
You go back to her
And i go back to…
I go back to us

Kendimce anlam çıkardığım şarkılardı benim için biraz Amy Winehouse, yaşanmışlıklarına saygı duyduğum zaman zaman dinlediğim o güzelim caz sesli kadın. Kendi acılarımı, sesinin acılığında avutmaya çalışmıştım bir zaman, en çok da o zamandan beri özellerimdendi kendisi…

Amy Winehouse 
En çok göz makyajını severdim. Kendimle ortak bir yan bulurdum belki de. Güçlü, güzel, mutlu görünmek istediğimde göz kapaklarımı siyah boyarım bven de. Kendimce bir isyan ritüeli işte. O siyah kalemin ardındaki hüzünlü ama aynı zamanda isyankar gözlerini de severdim Amy Winehouse’un…

O ise 27 yaşında vazgeçti siyah kalemlerinin altındaki gözlerini açmaktan. Ölümüne üzüldüğümce arkasından yapılan yorumlar da üzdü beni. Kişiyi ölüm şekliyle yargılamak, bilmeden düşünmeden, sorgulamadan... Çok acı geldi.  Acı geldi belki bir gün en acımasız en suçlayıcı yapan yorumları yaparken aynı seçimi yapıp yapmayacağını bilmeden sosyal platformların kısa cümlelerinde yargıda bulunmaları.

Sonra düşündüm, zaten tam da bu tarz yorum yapanları Amy zaten umursamazdı. ( ya da çok fazla mı umursadı da Atlas’ın yükü ona da ağır geldi?)

*

İntihar etmiş olabilir diyorlar ve üstüne bir çok söz söylüyor bir çok insan. Su testisi su yolunda kırıldı laflarından, e olacağı böyleydi yorumlarına kadar. Bilmeden. Düşünmeden. Anlamaya çalışmadan en acıklısı saygı bile duymadan.

Ne yazık saygı duymayı bilmeden saygın olmayı ümit edenler var aramızda, Amy’nin de yaşadığı ve dün güle güle dediği dünyada…

*

İntihar. Bence kendi ölümünü kendi seçti Amy. İçinde kişinin kendi seçimini barındırdığı için anlamlı gelir bana intihar.  Kendi varoluşu elinde olmasa da insanın o son noktayı koyma istek ve iradesine saygı duyarım…

Bu özenmek ya da ben de intihar edebilirim demek değil, intihar da bir cesaret ya da korkaklık değil. Bir seçim…

Tıpkı Amy’nin ne kadar başarılı olursa olşun, var olduğu sokakları bırakmayı seçmeyişi gibi, dünyanın en özenilecek hayatlarından birine sahipken istediği gibi yaşamayı seçişi gibi.

Böyle olmasa bile hiçbir ölüm, ölümü seçme biçimi yargılanmayı hak etmiyor. Ölen, öldü işte. Seçti ve gitti. Sana dokunan yanı ne bunun diye sormak istiyorum saçma yorumlarıyla kişisel egolarını tatmin etmek isteyenlere şu an…


*
İntihar sadece insanlara özgü değil bu arada. Ki merak ederim geyikler bazen neden denize giderek 
Geyik İntihar Bölgesi 
boğuluyorlar? Ya da balinalar neden kıyılara atıyorlar kendilerini?

Onları da yargılıyor musunuz ölümü seçtikleri için. Su testisi su yolunda kırılır tarzı cümleler kuruyor musunuz? Bunu da merak ediyorum ey “bazı insanlar”…

O zaman toplumsal olguların kişinin yaşamı devam ettirme çabasını temel alır gibi cümleler nasıl destekleyecek önermenizi?

Ya da gidenin ardından saygısız cümleler kurmanızı en mükemmel önerme bile temize çıkarabilir mi?

Biliyor musunuz, 1860 yılında Londra belediye meclis üyeleri, intihar girişiminden suçlu blunan birini ölüme mahkum etme yetkisine sahipti. O zamanlarda yaşasanız, ve Londra belediye meclis üyesi olsanız ne yapardınız bunu da merak etmiyor değilim.

*
Belki de yaptığım söz kalabalığı, tek bir şey söylemek istiyorum yargılama kültürünü yaşamın ve ölümün her anına taşıyanlara…

Yaşam eylemlerimizden oluşmaz mı? Eğer öyleyse kişinin kendi seçimi olan bir eyleme, de saygı duymak en azından susmak gerekmez mi?

Bu arada belki de Acheron’un kıyısındaki sandalcının yanına her 40 saniyede bir kişinin kendi vedasını seçerek “gittiğini” biliyor muydunuz?