Sayfalar

sabahattin ali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sabahattin ali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2014 Pazar

Adada yaşam zordur, yaz geçer ve ne güzel ki sonbahar var. Ve bir de aşk...

Adada yaşamak zordur dedi rehberimiz İlyas Bey. Neden diye sordum. Buralarda beklemeyi öğrenirsin diye cevapladı.
Elektrik kesilir, gelmesini beklersin. Fırtına çıkar, gemi kalkmaz yetişeceğin sınavın bile olsa gidemezsin…
Beklemeyi öğrenmek için illa ki adada mı olmak gerekiyor?
Biraz şu ada işini düşünmek gerek belki de. Belki o zaman beklemeyi öğrenmek için kendimizi adalara atmaya gerek kalmaz?
Gökçeada - Uğurlu Sahili 
İki üç günlüğüne Gökçeada’daydım. Türkiye’nin en büyük adası… Bir zamanlar çoğu Rum otuz bin kişi yaşarken adada şimdi kış nüfusu 3000’e kadar düşmüş.
Bazıları iskan köyü olmak üzere 9 tane köyü var. Merkezi deniz kenarında değil.  Köylerin arası yaklaşık yirmi kilometre… Arabasız zamanları da düşününce baya bir mesafe var yani…
Doğası oldukça etkileyici Gökçeada’nın… Kıbrıs gibi de değil su yönünden, suyu kendine yetiyor. Organik tarımın da merkezlerinden… Bu arada Çırağan Sarayı’nın ünlü menüsünde bile Gökçeada kuzusunun da yer aldığını söylemeliyiz.
Gökçeada, Gökçeada diyorum da burası basbayağı İmbroz. Ne kadar meraklıyız isimleri değiştirmeye? Sanki isimleri değiştirince olanlar da değişecek mi?
Mübadelede kapsam dışı bırakılan Gökçeada, resmi görevlerde ise doğu statüsünde… Aynı zamanda adanın tek felsefe öğretmeni olan rehberimiz İlyas Bey burasının memurlar için bir sürgün yeri anlamına geldiğini söyledi. Değil AVM doğru düzgün dükkan bile yokken, sürekli koşturmaca içindeki hayatlarımızda bizlere sürgün gelmesi normal. Oysa hala çok fazla “akıllı” telefon kullanmayan, sosyal medyaya bile haftada bir anca bakan ama kendi damını kendi onarıp, ekimden ocağa zeytine çıkan, keçilerini ve keçi yollarını iyi bilen bir hayat “sürgün” mü gerçekten? Öyle olsa ada insanı neden doksanlarına kadar yaşıyor…
Gerçekten sormak gerek. Acaba onlar mı hayatı ıskalıyor, biz mi?
Hayatın aslında daha basit ve daha yavaş olması gerekmez mi?
Seferihisar’dan sonra Türkiye’nin ikinci “yavaş” şehri olmaya aday Gökçeada’nın girişinde de bu yazıyor zaten: “YAVAŞLAYIN, GÖKÇEADADASINIZ”
Hayat hamaklarla güzel! 
*
Gerçi bu yavaşlamak benim için zor oldu. Ama ikinci günün sonunda bile telefonuma daha az bakmaya başlamıştım. Yoksa ben, yani her on beş dakikada bir mailini kontrol eden, arada twittera bakan, illa ki whatsup’ta söyleyecek bir şeyleri olan ben telefonun çekmediği yerlerde nefessiz kalmaktan keyifle çay içmeye doğru böyle hızlı evrilmezdim…
Bir karar verdim. En azından insanların gözlerine bakar, keyifli bir muhabbetin ortasında otururken kendimi şu elimizdeki “akıllı cihazlardan” biraz daha uzak tutmaya çalışacağım.
*
Bu arada bildiğim yanlış bir bilgiyi düzeltmekte de yarar var. Ben Gökçeada Rumlarının terk ediş sebeplerinin başında adanın yarı açık cezaevi olması var zannediyordum. Oysa Rumlar daha çok 1974’ten sonra burayı terk etmişler, yani Kıbrıs Hareketı’ndan sonra…
Gökçeada sokakları
Adada AKP’ye ciddi bir destek var. Bunun nedeni Ecevit ve Kıbrıs Hareketı mı diye sordum. Hayır diye cevap verdiler bana. Varlık Vergisi… Adanın şimdi ancak 300 kişi kalmış Rumları hala bellerini büken Varlık Vergisi’ni unutamıyor. Bence bu hangi partiye ait olursa olsun tarihimizdeki kocaman yaralardan biri…
Türkiye genelinde de Rumların Varlık Vergisi’nden sonra CHP’ye oy vermeyi kestiklerini bence partinin kendisi de oturup düşünmeli.
İnsan hiçbir lideri yüceltmemeli çünkü. Yanlışlarını görebilmeli ki doğrularında da desteklesin, gerektiğinde eleştirsin. Zaten bu durum benim AKP’ye karşı en büyük eleştirilerimden biri. Körü körüne bir partiye ve lidere bağlanmamalı insan. Madem ki oy veriyor, sonuna kadar oy verdiğini de sorgulamalı.
Belki biat kültürünü biraz aşarsak, giderek artan nefret kültürü de biraz sekteye uğrar. Niye farklı düşünceler oturup bir sofra etrafında keyifle konuşamıyor. Neden herkes kendine bileniyor. Yahu mesela ben Gözde işte, ideolojimden bağımsız düşünemiyor musunuz beni?
Bu sorular benim bu aralar siyasi sorgulamamın temelini oluşturuyor. Farklı farklı insanlara durmaksızın benzer sorular yöneltişim de bundan.
*
Ve derken biz nefret söyleminden bahsederken, dört yanımız kavga ve çatışmadan ibaret olmuşken bir yaz daha bitti…
Açtım Sezen Aksu’dan “Allah’ın Varsa”yı dinledim…
Yaz bitti, mevsim sonbahar diye başladı şarkı. Ama yine beni şu dizeler aldı götürdü. Tıpkı iki gün önce, vakit gece yarısını geçmişken Ege’ye mırıldandığım gibi.
Vicdansız rüyama, şarkıma şiirime girdin.
Sanki kendi bahçelerin misali, arsız
Be vefasız sana martılar getirdim.
Kanatlarım var beyaz ama,
Acımıyor yüreğim…
Tabi bunu dinleyip bir de Sırpçasını dinlememek olmaz. Sonra bir sigara yaktım bir de Bregoviç’ten Elo Hi’yi dinledim. Ama elbette Ofra Haza’nın o insanı aşka sürükleyen sesinden.  Bence siz de dinleyin ve dürüst olun kendinize. Kimi düşünüyorsanız, düşünmemeniz gerekiyorsa bile bir şarkı boyu onu dinleyin…
*
Çünkü aşk böyle bir şey… Arsızca sızıyor insanın içine. En düşünmediği anda… En fark etmediği anda… Öyle hınzır ki bazen kendi yüreğinin içindeki fark edemiyorsun. Sonra bir şarkıda bir dönüp bakıyorsun, nasıl da kök salmış… Sen köksüzleştirmeye çalıştıkça kendini, kendinin bile bilmediği köklerle bağlamış seni…
Bir adayım zannetmişsin sen kendini. Ya da bir deli martı… Oysa adalar karşıdaki kıyıların hasretini çekip durur ve martılar denizsiz yapamaz. İşte o detayları atlamışsın. Üstelik daha önce de aşık olduğun halde.
Sonra işte böyle bir gece vakti şarkılar gülümsetiyor seni. Bu eylül güzel olacak diyorsun. Bu eylül güzel olacak çünkü eylüller hep güzeldir. En sevdiğin ay senin, en aşık olduğun, en mutlu olduğun, en çok gittiğin ve en çok döndüğün…
Şarkılara gülümsüyorsun bir bakıyorsun. Eylül başlamış. Yıllar önce bir eylül günü, daha aslında çocukken Eftelya’yı dinlemiştin, bu eylül sana Sezen Aksu ile geliyor… Çocuklar gibi diyor Sezen Aksu.

Bende hiç tükenmez bir hayat vardı / Kırlara yayılan ilkbahar gibi/ Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı/ Göğsümün içinde ateş var gibi…
Başını göğsüme sakla sevgilim/Güzel saçlarında dolaşsın elim/ Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim/ Sevişen yaramaz çocuklar gibi…
Hissedince sana vurulduğumu/Anladım ne kadar yorulduğumu/Sakinleştiğimi, durulduğumu/Denize dökülen bir pınar gibi….
Sözün şiirlerin mükemmelidir/ Senden başkasını seven delidir/ Yüzün çiçeklerin en güzeldir/ Gözlerin bilinmez bir diyar gibi…

Tabi bu arada şarkı bu kadar güzel olmazdı, sözleri Sabahattin Ali'ye ait olmayaydı... Ve Sabahattin Ali'nin dağlar dediği yer İda'dır. Benim İda'm...


9 Şubat 2012 Perşembe

Peki okunanlardan geriye kalan ne? Ya da affedilenlerden ya da unutulanlardan vesaire vesaire...


`Peki okunanlardan geriye kalan ne diye soracaksiniz. Ama onemli olan geriye bir sey kalmasi degil ki…` Boyle diyor Ingeborg Bachmann o cok sevdigim Malina kitabinin bir yerinde…Okunmak icin mi yazilir, iste o da ayri bir soru.  Sanirim yaniti bazen.

Nedense okudugum kitaplar bu blog yazilarini etkiliyor. Ama aslinda nedense okudugum kitaplar, kafamda kurguladigim oykuler ve hayat garip bir sekilde birbiri icine geciyor. Belki de garip olan olmamasi olurdu.

Aklimda dile, soze gelmeyen o kadar cok soru var ki… Sormuyorum saniyorum, yanitini buldum saniyorum sonra umulmadik bir gece saati umulmadik bir sarki dinlerken `32 punto Times New Roman` karakteri seklinde beynimin ortasinda beliriveriyorlar.Sag ya da sol lobunda degil, tam ortasinda. Cunku herhangi bir tarafa ait olamayan sorular bunlar. Hayata dair, duzene dair, adalete dair… Derken kendime dair.

Ama bu aralar butun bu sorulari – en azindan kendime dair olanlari – savusturacak bir cumleyi doladim dilime. Gecen gun teyzem soyledi Afrika – Ankara arasi bir telefon konusmasinda: `Gozde sadece 24 yasindasin, hayatinda hicbir seye kesin karar vermek zorunda degilsin.` 

O bir cumle oylesi rahatlatti ki beni. Kendimi karmasik hissettigim an aklima getiriyorum. Cocuklugumun tam ortasina. O hic gecmeyecek cocuklugun tam ortasina. Cunku bazen cocukluk buyumek ile ilgili bir sey degil, kendin olmakla ilgili…

*
Bu satirlari yazarken bir yandan da Sezen Aksu caliyor. Aklima mesela bir yil oncesinin bir Cunda cayi geliyor. Tas kahvede bir basima, elimde bir kitapla bir kis vakti. Ne de guzel uyumustum o gece. Animsiyorum. Bakalim ileride hangi yazilarda Afrika’da yasadigim anlar gelecek aklima.

Memleket kara kisi yasar, ben Afrika’da o bitmez yazin icinde haber yetistirirken iste bir gece vakti o Sezen Aksu sarkisini dinliyorum yine. 'Cocuklar gibi' ` Ida’ya, Ida’da o guzelim siirlerini yazan Sabahattin Ali’nin guzelim dizelerini… `Gogsumun icinde ates var gibi…`

Sizin hic hissettiginiz oldu mu o gogsunuzun icindeki atesi? Yok bu askla ilgili bir sey degil. Kendinizle ilgili tamamen. Bazen kora donusme hali. Bende genelde kendini yollara atmak ya da bir kitabin sayfalarina gomulmek hic olmadi kulagimda bir yarim ezgi yuruyup gelme halinde tezahur eden. Bazen o gogsumdeki ates tum bedenime yayilacak bir ates topundan ibaret olacagim gibi geliyor. Bu dusuncenin onca yorgun bugunun sonunda gelmesi de benim celiskimi yansitiyor belki de…
*

Paul Boose’un bir sozu geliyor sonra aklima: ` Affetmek gecmisi degistirmez ama gelecegin onunu acar.`
Affetmeyi de dusunuyorum bu aralar. Aslinda uzun zamandir dusunuyorum. Affedip affedemeyecegimi. Bazen anlattiklarimi bazen sonsuza kadar bende sakli kalacak olanlari. Sonra yine sorular geliyor. Insan ne zaman affeder diye soruyorum mesela. Ya da affedip affetmedigini nasil anlar? Ya da affetmeden yola devam edilebilir mi? Ve ya affettigini sandigin nokta gun gelir en `affedemedigin` haliye karsina dikilirse ne olur?

En cok da sunu soruyorum. Affetmeye inaniyor muyum? Affetmek. Af etmek. Icinde `etmek` olan bir fiilin hayati uygulamalari ne kadar kesin olabilir ki?

Dedim ya size sorular sorulara gebe kimi zaman…

Tabi bir de burada bir baska denklem cikiyor karsima. Affetmek ve unutmak. Bu ikisinin arasindaki ince cizgi kac katmanli bir denklemin bilinmezi acaba…

Unuttunu affeder misin? Ya da affettigini unutur musun? Ya da azizim butun bu yaptigimiz laf kalabaligi mi? 

Ya da hadi mutfaga gidelim. Bir kadehin icine biraz beyaz sarap biraz da yaban mersini surubu dokup `kir` yapalim degil mi? 

27 Aralık 2011 Salı

`bilmemek` ne garip bir kelime/eylemdir!


`Bekle beni` ne garip bir sozcuktur. Biraz once Ezginin Gunlugu’nun o guzelim sarkisini dinledim. Bazi sarkilar gurbette dinlenince ayri guzel sanirim… Sarki guzel cunku sozleri guzel. Konstantin Simonov”un bir siirinden.

Neden bilmiyorum 3 kere ust uste dinledim. Bir yanda artik cok uzak gibi gorunen 2 ay onceki yasamimi mi ozledim?  Bilmiyorum.

Insanoglu garip yaratik. Bilmedigi seyler icin bilinmezliklerin pesinden gidiyor bazen ve su `bilmiyorum` cumlesi pesini birakmiyor bir turlu…

Bu haftanin kendime sordugu en onemli sorusu `aidiyet` oldu sanirim. Her yola gidince baska yollari neden ozledigimi soruyorum kendi kendime… Ve elbet bunun nereye kadar devam edecegini de…
Rutine gelemem ve ben `olmadigim` seylere istemsiz bir direnc gosterme huylarim burada da devam ediyor. Ustelik bunu satirlara dokunce her sey ne kadar da basit gorunuyor. Ama hic bazi gunler sizing kendinizin kendine agir geldigi oldu mu? Kosar adimlarla kendinizi dusa attiginiz mesela ya da amacsizca ve duzgun olmayan adimlarla hizla yurudugunuz ama aslinda yetisecek bir yerinizin olmadigi…

Annem bir kez – aslinda biri gecti soyledikleri – acaba surekli yer degistirerek zora geldigin an kaciyor musun Gozde diye sormustu bana. ( Evet simdi bunlari yazarken bir an yerinden kalkilacak bir cay demlenilecek) Kacmak istiyorum artik bunun yanitini biliyorum ama gittigim yola ciktigim zamanlar daha cok yuzlesme oluyor nedense benim icin. Ustelik gidisimin nedeni bu da degil sanirim yollara doyamayisim...

Katherine Mansfiel’in hayatini okudum bugun. Sel Yayinlari’ndan cikan Yaratici Asklar kitabinda. Bu satirlari belki de onu tanimlayan su cumle yazdirdi bana Hem entellektuel bir ozgurluk hem de evcil bir guvenlik duygusuna sahip olmak istiyordu.

Bu arada kalmak benim en buyuk lanetlerimden biri sanirim. Ama bir yandan da bana en keyif veren seylerden biri. Cunku baska turlu olsun da istemezdim. Hicbir secimin gazeteciligin ve yollarin disinda konumlandiramiyorum kendimi hala. Sevgililerime bile `elbet bitecek ve ben baska yollarda olacagim` deyisim ustelik en mutlu anlarimizda bilincsizce bunu soyleyisim bile bundan. Ya da tam yeni bir seyler kurarken yeni kararlar alirken kendimi bambaska okyanuslarda bulusum. Ayni anda asla bir kitap okuyamayisim ve defterlere binbir halimi binbir farkli yazi sekliyle yazisim… Kendimi dusundukce orneklerin cogaliyor olmasi bile bir kanit belki de…

Yani siirde Simonov diyor ya: Kimseler beklemezken bekle beni diye ama bir yandan da aklim baska siirlere gidiyor azizim. Mesela Sabahattin Ali geliyor bir anda aklima. Benim meskenim daglardir diye fisildiyor usulca. Ve iste o yuzden biraz da Can Yucel `Yalnizligim benim sidikli kontesim,ne kadar rezil olursak o kadar iyi.` Ama elbette `Yalnizligim benim cogul turkulerim ne kadar yalansiz yasarsak o kadar iyi`

Sizi bilmem ama ben bu gece biraz bu araf halimi dusunecegim. Fonda Leonard Cohen elimde Yaratici Asklar kitabiyla… ( Baslamasamiydim acaba bu kitaba yahu!) 

10 Eylül 2011 Cumartesi

Biraz şiire dair ve "düşte ağlamak da nereden çıktı şimdi?"

Küçük İskender’i dinledik “Sözünü Sakınmadan” da birkaç gün önce. Bir an çimlerde başımı arkaya attım. Gökyüzünün laciverte dönüşünü izledim.  Üşüdüm sonra. Sonbaharın gelişini hissettim. Gülümsedim.

Küçük İskender konuşmasının sonunda aşkın da evrim gibi bir hastalık olduğunu söyledi ama nedense hep aşkın mevzusu geldi konuşurken. Şiir olunca mevzu bahis illa ki aşk mı olmalı?

Şiir bir meseleyi anlatmalı diyenlere de karşı çıkıyorum ben. Aşktan ibaret olmalı diyenlere de. Şiir, antik çağın gizem ayinleri gibi bir şey benim için. Hem ben hem başkası. Hem duygu hem şekil… Çok da tanımlamadığım ve hayatımdan uzak olduğu an özlediğim bir yazın biçimi…

Aşk şiirlerini severim elbet. Hayatımın belirli dönemlerini özetleyen bazı dizeler de var elbet. En çok Ahmet Arif severim sanırım aşk denince. Şu dizelerden ötürüdür o da en çok; Rüya bütün çektiğimiz rüya kahrım rüya zindan. Nasıl da yılları buldu bir mısra boyu maceram. Bilmezler nasıl aradık birbirimizi. Bilmezler nasıl sevdik. İki yitik hasret iki parça can…

Lise yıllarımdı çok âşıktım, çok küçüktüm sözlerin ne anlama geldiğini seziyordum sadece belki. Sonra yıllar öyle bir öğretti ki Ahmet Arif’in dizelerini. Dizlerimi kanata kanata… Dizlerimden çok yüreğimi belki de.  Ki bakalım ileriki yıllarda neler öğretecek hayat ve bu dizeler bana?

*

Herkesin bir de en sevdiği şiiri vardır değil mi? Benim pek çok. Biraz önce yeni şiirler keşfettim. Ellerimin arasında duruyor Metis Çeviri Dergisi Sayı 13 yıl 1990. Sahaf festivalinde bir arkadaşın önerisiyle elimde buluverdim kitabı. İlk sayfasına bakmamıştım. “Sevgili Dostum Turan, aydınlık günlerin utkusunda buluşmak adına merhaba” yazıyor.

Bir dosta kitap hediye etmek ne de güzel bir şeydir. Yaparım bunu genellikle. Aslında itiraf etmeliyim ki kıskancımdır kitap konusunda. Benden izinsiz kütüphanemden alınan ya da ödünç alınıp bana hiç dönmeyen kitaplar üzer beni ve hatta sinirlendirirde. Ama eğer birine çok değer veriyorsam ona verebileceğim en güzel ve en içten şey kitaplardır benim için. Mevzu bahis o olunca en sevdiğim kitabı gözüm kapalı veririm hatta inadına vermek isterim de bir an bile vicdan azabı çekmem. Şu anda kadar kitap hediye ettiklerim de genellikle yüzümü kara çıkarmadı. Umarım çıkarmazlar, çünkü inandığım insanlara inancımı yitirmek kadar beni yaralayan bir şey yok sanırım dünyada.

*
Dergiyi ortasından bir yerinden açtım. Bir Paul Valery şiiri çıktı karşıma. “Adımlar”. Bir dörtlüğe takıldım kaldım. Bir resmi inceler gibi yazıya baktım sonra biraz da…

Beklet n’olur, o sevecen edimi
Ki var olmanın ve olmamanın dinginliğidir o,
Çünkü yaşamım beklemekti sizi,
Ve çarpan kalbimdi adımlarınız…

Evet, çok romantik bir insan olamadığıma göre anlamışsınızdır hangi dizenin beni çarptığını… “var olmanın ve olmamanın dinginliği”…

Bazen göğsümün içinde bir ateş var gibi hissediyorum çünkü. Etrafı su. Bir yanım gitmek istiyor, bir yanım kalmak. Belki de bütün bunların nedeni var olmaya anlam yükleme çabaları. Bazen anlamlar arıyorum yaşadıklarıma, bulamazsam üretmeye çabalıyorum, çözemediğim şeylere inadına takılmama da biraz buradan ileri geliyor sanırım.

*
Benim defterlerim vardır. Hep oldu. Bir sandıkta saklananlar ve göz önünde bulunanlar olarak da ikiye ayırabilirim onları. Ne yapacağımı bilemediğim yazıları, nereden okumuşum da ne iyi oldu not etmişim dediğim alıntılar, kendimce yazdığım cümleler hatta bunalımlı hallerin aşka dair satırları bile var o defterlerde. Kimi bir yılda anca bitti kiminin sayfaları bir haftada tükendi.

Şimdi de bir defter bitmek üzere. Siyah bir defter. Bilinçli seçmiştim rengini. Bir başlangıç defteriydi benim için. Çok şeye başladım, çok şeyi bitirdim ve en çok da devam ettim o defter boyunca. Ara ve sanırım rafta ara sıra bakılacak defterler arasında kalacak o da. Şimdi son sayfalarına hızla ilerlerken ve aslında bu aralar az yazarken kendime yeni bir defter bakıyorum. Önemli çünkü defter seçimi. İstemsizce her yeni defter yeni bir sayfa açıyor benim hayatımda da. Ya da ben öyle algılıyorum. Algı sizce de çok kişisel değil midir?

*

Nereden geldik bu defter konusuna. Şiirden. Çünkü sevdiğim dizeler de yer eder defterlerimde. Şimdi o siyah defteri değil de ( çünkü hala bitmedi) bir önceki defteri karıştırıyorum.

Güzel dizeler var. Güzel insanlardan. Şiir yazan güzel insandır çünkü. Ozanları oldum olası sevmişimdir başka bir deyişle…

Haydar Ergülen çıktı ilk karşıma… İdiller Gazeli’nden bu dizeler… “çocukluğun tutmuş da yine aşık olmuşsun / sanki bana, sanki ah, sanki olur a.

Derken Apollaniare’in bir dizesi karşılıyor beni… “sürgüne ya da yeniden çağırmaya göğüs geren zamanımız”

Ve daha nicesi… Şiir güzeldir. Güzeldir şiir. Şiirdendir ki severim şairleri. O yüzden sevdim Küçük İskender söyleşisini…
*
Şairin abartmasını, abartıya kattığı o harmoniyi de severim mesela. Abartmak güzeldir. Duyguları da acıları da. Abartmak biraz daha yaşamak istemek çünkü biraz daha yoğunlaşmaya çalışmak. Gerçeklik tutkusunun düşle harmanı…

Bazı şiirler belki de abartılmasa bu kadar güzel olmazdı üstelik. Dememiş miydi Sabahattin Ali, “Her ozanın büyük aşkı neticede fani bir kızdır” diye…

Tam da öyle işte…

*
Şiir yazdık ya Elsa Troilet’in Gün doğarken Bülbül Susar romanından bir cümleyle bitsin bu gecenin yazısı. (Evet, o da defterden…)

“Çoktandır gözyaşı düşmemişti yüzündeki kırışıklıkların üstüne. Düşte ağlamak nereden çıktı şimdi?”

20 Mayıs 2011 Cuma

hüzn-ü mayıs

Mayıs…Yazın habercisi. Bense çok sevmem mayıslar. Neden mi? Bilirim de bilmem…Bazı cümleler vardır ki kurulamaz, öyle bir şey benim de Mayıs’ı benimseyemeyişim…

Ve biraz da o yüzden Mayıs bendir işte. Bir yanı ait, bir yanı aidiyetsiz…

Bir yanı anlatılmak isteniyor yıllardır bir yanında yıllar konuveriyor, anlatılsa bile gerçek olmayacak bir daha…

Çünkü bazı şeyler anlatılmaz. Anlatılsa bile anlatılmaz işte. Anlatamayan anlar… Değil 7 yıl 77 yıl geçse de belki de…

Tüm kaçışların ardından, hayatın da dünya gibi yuvarlak olması benzetmesine sığınarak, başladığın noktaya dönmek gibi bir şey. Değişerek, dönüşerek...Ama yine de dönmek.

İşte o yüzden çok sevmem mayısları. Çünkü ağaçlar yeşillenir, erguvanlar morlanır benim aklıma bozkırlar gelir mayıslarda ekseri…

Çünkü, ne demiş Sabahattin Ali; “ Her ozanın büyük aşkı neticede fani bir kızdır”

O zaman yine bir Sabahattin Ali şiirinin bir kıtasıyla iyi geceler diyelim geceye…

“Dümdüz olsam diyorum ve kumlu bir sahil
  Yalayan sular gibi siz de yavaşlasanız,
  Bilmediğim yeni bir masala başlasanız
  Çekilse kulağımdan hatıraların dili.”