Sayfalar

10 Eylül 2011 Cumartesi

Biraz şiire dair ve "düşte ağlamak da nereden çıktı şimdi?"

Küçük İskender’i dinledik “Sözünü Sakınmadan” da birkaç gün önce. Bir an çimlerde başımı arkaya attım. Gökyüzünün laciverte dönüşünü izledim.  Üşüdüm sonra. Sonbaharın gelişini hissettim. Gülümsedim.

Küçük İskender konuşmasının sonunda aşkın da evrim gibi bir hastalık olduğunu söyledi ama nedense hep aşkın mevzusu geldi konuşurken. Şiir olunca mevzu bahis illa ki aşk mı olmalı?

Şiir bir meseleyi anlatmalı diyenlere de karşı çıkıyorum ben. Aşktan ibaret olmalı diyenlere de. Şiir, antik çağın gizem ayinleri gibi bir şey benim için. Hem ben hem başkası. Hem duygu hem şekil… Çok da tanımlamadığım ve hayatımdan uzak olduğu an özlediğim bir yazın biçimi…

Aşk şiirlerini severim elbet. Hayatımın belirli dönemlerini özetleyen bazı dizeler de var elbet. En çok Ahmet Arif severim sanırım aşk denince. Şu dizelerden ötürüdür o da en çok; Rüya bütün çektiğimiz rüya kahrım rüya zindan. Nasıl da yılları buldu bir mısra boyu maceram. Bilmezler nasıl aradık birbirimizi. Bilmezler nasıl sevdik. İki yitik hasret iki parça can…

Lise yıllarımdı çok âşıktım, çok küçüktüm sözlerin ne anlama geldiğini seziyordum sadece belki. Sonra yıllar öyle bir öğretti ki Ahmet Arif’in dizelerini. Dizlerimi kanata kanata… Dizlerimden çok yüreğimi belki de.  Ki bakalım ileriki yıllarda neler öğretecek hayat ve bu dizeler bana?

*

Herkesin bir de en sevdiği şiiri vardır değil mi? Benim pek çok. Biraz önce yeni şiirler keşfettim. Ellerimin arasında duruyor Metis Çeviri Dergisi Sayı 13 yıl 1990. Sahaf festivalinde bir arkadaşın önerisiyle elimde buluverdim kitabı. İlk sayfasına bakmamıştım. “Sevgili Dostum Turan, aydınlık günlerin utkusunda buluşmak adına merhaba” yazıyor.

Bir dosta kitap hediye etmek ne de güzel bir şeydir. Yaparım bunu genellikle. Aslında itiraf etmeliyim ki kıskancımdır kitap konusunda. Benden izinsiz kütüphanemden alınan ya da ödünç alınıp bana hiç dönmeyen kitaplar üzer beni ve hatta sinirlendirirde. Ama eğer birine çok değer veriyorsam ona verebileceğim en güzel ve en içten şey kitaplardır benim için. Mevzu bahis o olunca en sevdiğim kitabı gözüm kapalı veririm hatta inadına vermek isterim de bir an bile vicdan azabı çekmem. Şu anda kadar kitap hediye ettiklerim de genellikle yüzümü kara çıkarmadı. Umarım çıkarmazlar, çünkü inandığım insanlara inancımı yitirmek kadar beni yaralayan bir şey yok sanırım dünyada.

*
Dergiyi ortasından bir yerinden açtım. Bir Paul Valery şiiri çıktı karşıma. “Adımlar”. Bir dörtlüğe takıldım kaldım. Bir resmi inceler gibi yazıya baktım sonra biraz da…

Beklet n’olur, o sevecen edimi
Ki var olmanın ve olmamanın dinginliğidir o,
Çünkü yaşamım beklemekti sizi,
Ve çarpan kalbimdi adımlarınız…

Evet, çok romantik bir insan olamadığıma göre anlamışsınızdır hangi dizenin beni çarptığını… “var olmanın ve olmamanın dinginliği”…

Bazen göğsümün içinde bir ateş var gibi hissediyorum çünkü. Etrafı su. Bir yanım gitmek istiyor, bir yanım kalmak. Belki de bütün bunların nedeni var olmaya anlam yükleme çabaları. Bazen anlamlar arıyorum yaşadıklarıma, bulamazsam üretmeye çabalıyorum, çözemediğim şeylere inadına takılmama da biraz buradan ileri geliyor sanırım.

*
Benim defterlerim vardır. Hep oldu. Bir sandıkta saklananlar ve göz önünde bulunanlar olarak da ikiye ayırabilirim onları. Ne yapacağımı bilemediğim yazıları, nereden okumuşum da ne iyi oldu not etmişim dediğim alıntılar, kendimce yazdığım cümleler hatta bunalımlı hallerin aşka dair satırları bile var o defterlerde. Kimi bir yılda anca bitti kiminin sayfaları bir haftada tükendi.

Şimdi de bir defter bitmek üzere. Siyah bir defter. Bilinçli seçmiştim rengini. Bir başlangıç defteriydi benim için. Çok şeye başladım, çok şeyi bitirdim ve en çok da devam ettim o defter boyunca. Ara ve sanırım rafta ara sıra bakılacak defterler arasında kalacak o da. Şimdi son sayfalarına hızla ilerlerken ve aslında bu aralar az yazarken kendime yeni bir defter bakıyorum. Önemli çünkü defter seçimi. İstemsizce her yeni defter yeni bir sayfa açıyor benim hayatımda da. Ya da ben öyle algılıyorum. Algı sizce de çok kişisel değil midir?

*

Nereden geldik bu defter konusuna. Şiirden. Çünkü sevdiğim dizeler de yer eder defterlerimde. Şimdi o siyah defteri değil de ( çünkü hala bitmedi) bir önceki defteri karıştırıyorum.

Güzel dizeler var. Güzel insanlardan. Şiir yazan güzel insandır çünkü. Ozanları oldum olası sevmişimdir başka bir deyişle…

Haydar Ergülen çıktı ilk karşıma… İdiller Gazeli’nden bu dizeler… “çocukluğun tutmuş da yine aşık olmuşsun / sanki bana, sanki ah, sanki olur a.

Derken Apollaniare’in bir dizesi karşılıyor beni… “sürgüne ya da yeniden çağırmaya göğüs geren zamanımız”

Ve daha nicesi… Şiir güzeldir. Güzeldir şiir. Şiirdendir ki severim şairleri. O yüzden sevdim Küçük İskender söyleşisini…
*
Şairin abartmasını, abartıya kattığı o harmoniyi de severim mesela. Abartmak güzeldir. Duyguları da acıları da. Abartmak biraz daha yaşamak istemek çünkü biraz daha yoğunlaşmaya çalışmak. Gerçeklik tutkusunun düşle harmanı…

Bazı şiirler belki de abartılmasa bu kadar güzel olmazdı üstelik. Dememiş miydi Sabahattin Ali, “Her ozanın büyük aşkı neticede fani bir kızdır” diye…

Tam da öyle işte…

*
Şiir yazdık ya Elsa Troilet’in Gün doğarken Bülbül Susar romanından bir cümleyle bitsin bu gecenin yazısı. (Evet, o da defterden…)

“Çoktandır gözyaşı düşmemişti yüzündeki kırışıklıkların üstüne. Düşte ağlamak nereden çıktı şimdi?”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder