Ne de güzel gidiyor bu şarkı yağmurlu, sisli İstanbul günlerine. Bu şehre aşkım gittiğim her başka ülkede, her başka şehirde daha da artıyor. Bir türlü bitirlemeyen kara sevdalar vardır ya öyle herhalde. Sonra bu şarkıyı açıyorum ve sağımda solumda haberler yağarken ekrana doğru gülümsüyorum.
Bosna Hersek’ten çantam şaraplar, aklıma öyküler, ruhumda ise izlerle döndüm. Bunca zamandır merak ettiğim ülkenin bende en çok bıraktığı iz ise hüzün oldu. Ülkelerin kişiden kişiye bıraktığı izler değişir elbet... Ben giderken geride bıraktığım ve yazmak dışında belki de hiç değiştiremeyeceğim öykülere bir selam yolladım “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası”nın ne olduğunu artık çok iyi idrak etmiş kıpkırmızı burnumla.
Şanslı olduğumu bir kez daha anladım dönerken. Ama tabi hayatım boyunca bunu aklımda tutarak yaşayacağımı hiç zannetmeyin. Yapamıyorum öyle işte..
*
Aklımda sorularla çıkmıştım yola. Gerçi kendimi her ne kadar soruları bir yana bırakıp haber peşinde koşarken bulsam da, yollar boyu küçük mucizeler olur ya, ya da kişi öyle algılamak ister ki ikisi de aynı şeydir, sanırım artık bazı şeyleri kabullendim. ( Tamam, evet biliyorum devrik bir cümle oldu ama bundan daha anlaşılabilirini bulamadım!)Ötesinde eğer insan bir şey yapmak istiyorsa yapmalı. Geri tutmamalı kendini. Cesaret etmeli. Çünkü bilemiyorsun ne zaman ne olacağını. Saçma kendine gelişim kitaplarına özenip yazmıyorum bu cümleleri. Sadece evlerde sniper izleri bir “unutmama, unutamama” simgesi olarak dururken yaşadığın anın değerine tekrar tekrar varıyorsun. İşte o noktada kendi yaptığın hatalar, anlatmak istediğini bir türlü anlatamadığın için kaybettiğin insanlar geliyor...
Hüzünleniyorsun. Benim beynimde o yeşil ve yağmurlu Bosna Hersek kırsalına bakarken “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım” şarkısı çınlıyordu. O an sizin aklınıza ne gelir bilmem.
*
Saraybosna’da beni en çok öfkelendiren şeylerden biri bombalanmış ve ardından yakılmış kütüphane binasını görmek oldu. Dile kolay aralarında çok nadir eserlerin de bulunduğu bir milyona yakın kitap yanıp yıkılmış. İnsanlara öfkeleniyorsun da neden bunu kitaplardan çıkarıyorsun. İskenderiye Kütüphane’sini yakınca, Zafer Marşları eşliğinde 1940’ların Berlin’inde kitapları yok edince, daha sadece 17 yıl önce Saraybosna Kütüphanesi’ni yok edince ne geçti elimize?
Hadi artık kitaplar yok, istediğimizi yaşayabiliriz utancımız da tarihe geçmez diye mi düşündük?
*
Güncel olarak ise yazmam gereken onca yazı, yapmam gereken birçok haber arasında oturup İstanbul’u düşlüyorum tüm bunların ardından. Yağmurlu puslu bunaltıcı ve yine de ölesiye sevdiğim İstanbul’umu...
Bir özlem var içimde uzaklara doğru, engin denizlere sana ve aşkımıza...
Şarkı kulaklarımda çınlıyor. Ruh haber merkezini aşıp, Beyoğlu’nda bir akşam vakti kahkahalar atarak yürüyor.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder