Bugünlerde bana İstanbul’dan gelen hemen hemen bütün maillerde şöyle cümleler var: “İstanbul’una bahar geliyor.”
İstanbul’uma bahar geliyor. Her yıl damarlarımda da hissederdim baharın gelişini. Bir garip baş ağrısıyla karışık kıpır kıpır olma durumları. Burasının benzer havalarında insan çok fark edemiyor hava değişimlerini de, havanın psikoloji üzerindeki değişimlerini de…
Mailleri okudukça, ben şehrimi bıraktığımda sonbahardı demek yine bir bahar kapıda diye düşünüyorum. Bir an martılar geliyor aklıma sonra sanki Farih Farjad ezgileri çınlıyor kulağımda.
Bir şehre aşık olmak böyle bir şey olsa gerek, ne kadar uzakta ol ne anısının ne de tınısının seni bırakmaması. Üstelik insan aşık olduğu bir şehri, onun en sevdiği zamanlarını ondan uzakta geçirirken daha bir özlüyor.
Afrika’ya gelmeden, şehrimi biraz da uzaktan seveceğim diyordum. Şimdi bildiğiniz bazı zamanlar “hadi atla İstanbul’una gidiver” cümlelerinin yüreğimde hissederek şu uzaktan sevme durumunu yaşıyorum.
Bildiğin sevgilinden ayrılmak gibi bir şey bu sanırım. Düşündüğünde zaman geçmek bilmiyor ve zamanını düşünerek geçirmek istiyorsun.
*
Bir yandan da Afrika’yı seviyorum. Bu sabah Ensar’la kahvaltıya gittik huysuzluğum üzerimdeydi yine. Hiçbir yeri beğenmedim, Etiyopya’dan bolca şikayet ettim, ben çilekli süt içeceğim diye tutturdum. Derken çilekli sütü yarım bıraktığım o an yine de Afrika’yı seviyorum diye düşündüm. Yarın burayı bırakacak olsam, daha ona da hazır değilim. Henüz bu kıtadan vazgeçmeye hazır değilim. Hoşuma gitse de gitmese de bunu da kendime ifade ettim.
İşimi sevmem, giderek alışmam bir yana bir kurgu artık bir oturuşta üçer sayfa olarak kendini göstermeye başladı. Okunacak kitaplar bitmeden ve o kurgu hale yola gelmeden dönmek…Olmaz sanırım. Çünkü bu sefer bunaldığım an kaçmak istemiyorum. Bana ait bir özellik olan şu “gitme” eylemini bir süre bazen “bana ait değil gibi gelen bir yaşamda” askıya almaya çalışıyorum. Benden size söylemesi, insanı en çok kendisiyle mücadelesi yoruyor.
Akşam yemekte bunu Corinne’e de söyledim. Haklısın dedi. “Benim dönmeye hazır olduğumu kabul etmek yıllarımı aldı.” Ama derken gülümsedi, çünkü artık ülkesine dönmeye hazır. Belçika’da 22 yaşında bıraktığı kenti Ghent’e yılların ve yolların ardından birkaç ay sonra dönmeye hazırlanıyor. Tabi buralarda bir İstanbul aşığı aklına girince Addis Ababa’dan önce İstanbul’a uçuyor.
*
![]() |
| Sallanan koltuk saatleri |
Üstelik yağmurlu günlerin güneşli öğleden sonraları burada büyük keyif… Hele bir de sallanan koltuğumda kitap okumalarım yok mu. Rahel bir de taze demlenmiş türk çayı getirirse değmeyin keyfime. Nadine Goldimer okunuyor mesela bu aralar, Güney Afrika’da bir öğretmeni öyküsünü okuyorum. Afrika’yı Afrika’da okurken sanki daha bir anlıyorum. Ki zaten bu kıta insana biraz da “anlamayı” öğretiyor.
Mesela önce kendini anlıyorsun. O, “benim önyargılarım yok” lafı tamamen bir şehir efsanesinden ibaretmiş mesela. Afrika’da düşünce sistemi tamamen senden farklı insanlar tarafından genelde “kandırıldıkça” onları anlamaya çalışsan, hatta anlasan bile yine de kendini farklı hissediyorsun. Derken “önyargıların”, “yargıların” hepsi gelip seni yakalıyor. Kendinle, istediğin gibi biri olabilmek için ne çok savaşman gerektiğini anlıyorsun. Yani Sartre’ın Varoluşçuluk kitabını İstanbul’da okurken kolaymış diyorsun, gel de Afrika’da kendine ben “varoluşçuluk felsefesine yakın hisseden bir insan olarak bunu hayatımda uygulamaya çalışıyorum.” de!
İşte buralar bu aralar böyle!
Bir de tabi yazı yazarken, binlerce kilometre öteden sesi gelen “eş ruhlar” ve elbet “paralel evrenler” var. Mesela Eda… En ihtiyacım olduğu an “Hazırlan Gözde, İstanbul’a dönüyoruz” diyor. Ve bir süreliğine de olsa İstanbul’a dönme düşüncesi, Afrika’da geceyi geçmiş de saat sabaha yaklaşacakken insanı inanın pek mutlu ediyor…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder