Sayfalar

14 Haziran 2011 Salı

25 yaş dönümü rüyası...



Resmi olarak 24 yıl dolu dolu yaşadım. Şimdi 25.si başlıyor...

Sanırım büyümenin ve hatta yaşlanmanın ciddiyetini fark etmeye başlıyorum. Günlerdir paçalarım tutuştu sanki. Önüme gelene büyümek istemiyorum diyorum, bazıları bu eşikten sonra artık büyümeyeceksin zaten yaşlanacaksın diyor, bazıları ise ne büyümesi be diye lafı ağzıma tıkıyor. Tabi başka farklı tepkiler de mevcut. Ortada olan tek gerçek ise 24 yılı artık doldurduğum. Çeyreklik diyebilir miyim kendime?

Doğumgünlerini çok sevmem genelde. Çok mutlu geçirdiklerim de oldu, mutsuzluktan ölmek istediğim zamanlar da... Hayat gibi...

Kimi zaman genelde temaları olmuş gibi geliyor yıllarımın. Bu yılın teması ne bilmiyorum. Ne olsun istiyorum onu da bilmiyorum. Gitmek mi, kalmayı seçmek mi? İnanmak mı ya da? İnanmaksa neye inanmak.

Ya da İthaka olsun bu yılın teması... Kavafis’in şiirinden esinle. “İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman, dile ki uzun sürsün yolculuğun. Serüven dolu, bilgi dolu olsun. Ne Lestrigonlardan kork, ne kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon’dan”

Oysa biliyorum çoğu kez korkmadığımı söylesem de birçok şeyden korkuyorum. 25 yaşımda artık korktuğumu söylemekse eskisi kadar korkutmuyor beni. Doğallığını anladım. Sınırları zorlarken de korkabiliyormuş insan hem de çok korkabiliyormuş.

Ama sanırım benim en korktuğum ne havasız kalmak, ne de karanlık...Ben en çok umut etmeyi bırakmaktan korkuyorum. Pandora’nın kutusu geliyor aklıma. Hani bir umut kalmıştı içinde. Ben de Pandora olsaydım umut kalsın isterdim içinde...

İnsanları kaybetmekten korkardım bir zamanlar. Hala korkuyorum. Bunu söyleyebiliyorum da. Ama kaybetsem bile ayakta kalacağımı, bir şekilde hayatın devam edebileceğini de biliyorum. Üstelik artık kaybetmekten gerçekten korktuklarımın bir avuçtaki parmaklardan bile az olduğunu biliyorum. Zamanları dayanılmaz kılacak olanlar onlar, diğerleri geçip gidecek. Ya da anlık kaybetmek istememeler yaşayacağım. Bu biraz da kaybetmekle öğrenilmiş bir durum. Kaybede kaybede hangi kaybın kaç dirhem geleceğini kestiriyorsun biraz.

Bazen canımı yakmayı severim, yapay acıları gerçekmişçesine yaşamayı. Bunu da biliyorum bu yaşın arifesinde. Canın bir kez çok acıyınca, gerçek acıyı anlıyorsun çünkü. Üstelik bazen acı çekmek güzeldir, hayattan biraz daha koparsın ama güzelleşir cümlelerin. Canını yaktığınca can bir şeyler katar sana...

Hayallerin gerçek olduğunu ve hayalleri gerçekleştirmenin çok zor ve çok süründürücü olduğunu da biliyorum. Bir yol hikayesi gibi geliyor hayat. Neyseki belki kişiliğim belki burcum belki de herhangi bir şey gereği yolun keyfini çıkarmaya çalışıyorum ekseri bilinçsizce...

“Bunların hiçbiri çıkmaz karşına, düşlerin yüceyse, göveni ve ruhunu ince bir heyecan sarmışsa eğer. Ne Lestrigonlara rastlarsın, ne Kikloplara, ne azgın Poseidon’a, onları sen ruhunda taşımadıkça. Kendi ruhun onları dikmedikçe karşına.”

 Ve birçok şey yapmak istiyorum devam eden zamanlarda. Dedim ya umutla başlıyorum yeni yaşa. Yeni çeyrekliğe. Çok daha fazla şey öğreneceğim, belki çok daha fazla kırılacağım en kötüsü çok daha fazla alışacağım. Oysa alışkanlıkları sevmem ben. Gitmek olsun isterim kaderim, alışmamak, keşfetmek ve böylece çocukça bakabilmek...

“dile ki uzun sürsün yolun. Nice yaz sabahları olsun, eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin! Durup Fenike’nin çarşılarında eşi benzeri olmayan mallar al.”

Öğrendiklerimi benimseyerek yaşamak istiyorum önümüzdeki yılı. Şaşırıp kalmak istemiyorum aslında öğrendiğim her şeyin bir anda unutuluverdiğine ve böyle olmayacağını da biliyorum.

Sonra yaşadıklarımı düşünüyorum yazı sona ererken. 25 yılda neler öğrendim diyorum. Öğrenmekten öte neler yaptım. Hayallerimin peşinden koştum, evet yaptım bunu. Zaman zaman tökezledim, zaman zaman vazgeçtim zaman zaman vazgeçme aşamasına geldim ama bırakmadım. Hala mücadele ediyorum. Bu yaşta bu mücadelenin tam ortasındayım işte.

“ sedefle mercan, abanozla kehribar ve her türlü baş döndürücü kokular; bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar; nice Mısır şehirlerine uğra, ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden.”

Bakalım başka aklıma neler geliyor; evet aşık oldum. Bundan eminim. Bir yeşil gözlü İda’lı ya ilk görüşte aşık oldum. Sonra çok hata yaptım, çok hata yaptık, çok kazandım, çok kaybettim. Herşey uçlardaydı çünkü. Üstelik hayatıma dair en pişman olmadığım şeylerden biri bu. Aşık olmak. Çok güzeldi, çok özeldi ve sanırım bir kez yeterdi. ( garip 6. his bir kez yetmeyecek bir kez daha sürüneceksin diyor ya 25 yaş arifesinde dinlemiyorum onu) Bana çok şey öğretti. En önemlisi o yittikten sonra bile İda kaldı içimde. Biliyorum kendimi ait hissettiğim tek bir yer olsun var dünyada.

Çok sevdim üstüne. Çok sevilmenin ne olduğunu yaşadım en çok da o yüzden çok sevdim. Çok saygı duydum. Çocuk bakışlı bir Bodrumluya... ve gitmeme, hayallerimin peşinden gitmeme izin verdiği için, onca minnete rağmen beni serbest bıraktığı için belki de ömrümün sonuna kadar en çok ona saygı duyacağım.

Çok yer gördüm ama hala yeterli gelmiyor. Çok çay içtim, çok kahve, çok bira ve çok farklı yemek. İçlerinden en çok Beyrut’u, Sakızlı Türk Kahvesini, Edinburgh’da içtiğim adını anımsamadığım o birayı ve Meksika yemeklerini sevdim. Aslında hepsini sevdim. Denemek güzeldi.

Pek çok kitap okudum, ve şiir ve onca sevdiğim şarkı oldu. U2 and I still haven’t found what I’m looking for ise bugüne çok uyuyor çok da severim hani... (U2’yu canlı izlemek de hayatımdaki keyifli anlardan biriydi elbet)  Gramsci’nin Çocuklarıma Mektuplarıyla başladığım serüvende Marquez’i tanıdım, Tezer Özlü’yü, Sylvia Plath’ı, Virgina Woolf’u Chuck Palahniuk’u, Necip Mahfuz’u ve daha nicesini... Şiiri sevdim. Çok sevdim. Nazım Hikmet, Neruda, Aragon derken Ahmet Arif’le demlendim, şimdi nedense Cemal Süreyya dönemlerimdeyim...



Çok güzel insanlar tanıdım,  ölümü de gördüm, yaşamı da hatta bir trafik faciasının bile eşiğinden döndüm. Ama şimdi bu saatte gülerek düşünüyorum en çok ne diye, ne yaptıklarım ne aşk... Hepsi güzeldi, hepsi özeldi ama en özeli ve 25 yaşımın ve umuyorum geri kalan yaşlarımın anlamı neydi diye. Tek bir kelime geliyor aklıma.

Yazmak.

“hiç aklından çıkarma İthaka’yı. Oraya varmak senin başlıca yazgın. Ama yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın. Varsın yıllarca sürdün daha iyi; sonunda kocamış biri olarak demir at adana, yıl boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin, İthaka’nın sana zenginlik vermesini ummadan, Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka. O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın. Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.”

Geri kalan yıllarda ne yapmak istediğimi tam olarak bilmiyorum. Üstelik hayal ettiklerimden bambaşka gelişecek hayat. Yine sevineceğim, yine kırılacağım, yine seveceğim, yine ayrılacağım bir şeylerden. Ve daha nicesi... ama İthaka’ya gitmeye çalışmaktan vazgeçmeyeceğim. Yazmaktan da... Ekmeğimi yazarak çıkarma uğraşından da... Biliyorum.
Ha bir de iyi ki doğmuşum ya, pek memnunum buna.

“onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini. Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki, artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini. İthakaların.”




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder