Sayfalar

25 Eylül 2011 Pazar

Yeni bir defter...

En sevdiğim anlardan biridir yeni bir deftere başlamak. Bu sefer mor ve dünyanın ortasından gelmiş bir deftere başlıyorum. Sayfaları ağır, yazmanın ağır olduğu bir deftere… Bu demektir ki hayatta yeni bir devir başlıyor. İstemsizce oluyor bu ya da ben öyle addetmeye çalışıyorum. Hayatta çoğunlukla iki “ya” arasında gidip gelmiyor muyuz zaten?

Derken Shuffle’daki müzik listesinde Ahmet Kaya çalmaya başlıyor. “Yalan da olsa”… Kişisel bir şeyler yazmak istiyorum bu kez. Her yazılanın biraz kişisel olduğunu biliyorum da kişisel bir şeyler yazmak istiyorum yine de…

Ama olmuyor elbet, böyle yazmak isteyince. Yazamayınca “kişi” sözcüğünün nereden geldiğini düşünmeye başlıyorum mesela.

Çay suyu ısınıyor derken. Sevdiğim ülkelerden topladığım çayları harmanlıyorum kendime.  Bu sefer Tamara çayını biraz daha fazla koyuyorum. Bildiğin kırmızı oluyor çay. Tadı Ortadoğu…  Şarkı devam ediyor. Ben kendimi yazmayı yine beceremiyorum. Mırıldanıyorum…”Yalan da olsa mutluyum bu bana yetiyor.”

*

Yok, sanmayın mutsuzum. Aksine keyifliyim bu aralar. Bu gün kalktım ve iyileşmiştim mesela. Sokaklara attım kendimi, biri beni 20 yaşımda zannettiği için daha da keyiflendim. Sonra merak ettiğim bir kitabı okumaya başladım bir çay bahçesinde. Biraz üşüdüm. Kalktım yürüdüm. Keyifliydim ya Pazar günü işe gitmek bile çok koymadı. Hatta minibüs şoförünün sürekli söylenmesine dahi gülümsedim. Araştırdım yazı yazdım, yazı okudum. Sevdiğim insanlarla uzun uzun konuştum. Keyifliyim bu gün. İyileşmek harika bir şey çünkü özellikle benim gibi hastalıktan sıkılan insanlardansanız üstelik…

Nuri Bilge Ceylan’ın filmini izlemek için çıktığımız yolun bir falcıda son bulması ve kırk yılda bir hadi bir an önce izleyeyim dediğim bir filmi izleyememek sıktı elbet biraz canımı ama olsun. Yanımdakini mutlu etmek de güzeldi bu gün.  Konuşmak saçmalamak da… ( Bu arada itiraf etmeliyim aklımı karıştırdı biraz falcı yani eğer söyledikleri bilinçaltımsa vah halime…)

*
Mutsuz değilim de bir eşikte olmak yoruyor beni. Yarın yüksek lisansa başlayacağım. Son güne bıraktım kaydı. Son ana kadar emin olamadım başlayıp başlamamaktan. Sonra düşündüm neden sürekli öteliyim şu kayıt işini diye. En başından beri bildiğim cevap çıktı karşıma. “Bağlanmak” Kendime sordum bütün gün İstanbul’a kendimi iki yıl daha bağlayabilecek kadar hazır hissediyor muyum diye.

Evet, korkuyorum bir yere yerleşmekten. Yıllardır İstanbul’da yaşasam da her yıl gidebilecekmiş gibi olmak istiyorum. Öyle çok ağır eşyalar edinmiyorum bu yüzden ama kitapların giderek artan sayısı bu açığı kapatıyor bir yandan da.

Sonra… Sonra mı? Kararımı verdim işte. Verdim demek doğru olmaz. Yanıtı zaten en başından beri biliyorum. Daha hazır değilim İstanbul’u terk etmeye. Bakalım bu “bağlanmaya” karar verme durumu nerelere sürükleyecek beni.  Göreceğiz birlikte…

Derken yeni bir deftere başladım. Mor kapaklı, can dostumun dünyanın orta yerinden getirdiği o deftere. İstemsizce biraz nefes almak istiyorum dedim bu defter boyunca.

Evet, biraz nefes almak istiyorum sanırım. Yani farkına varmadan ben sanırım çoktan şu “bağlanamama” sorunsalımı geride bırakmışım da bağlanmak adına kendime bahaneler üretiyorum.

Yarın o kaydı yaptırır mıyım bilinmez, hala pek çok şey değişebilir ya sonuç değişmeyecek. Bildiğiniz bir süre daha buralardayım… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder