Büyük şehirlerde mi hayat bu kadar hızlı ilerliyor? Yoksa hayatı hızlandıran bizler miyiz?
Bursa’da zaman daha yavaş geçerdi mesela. Zaman bulurdum yapmak istediklerime. Yetişirdi bir şeyler. Yetiştirememek zamansızlıktan çok tembellikle ilgiliydi…
Oysa şimdi bazen ne kadar yetişmeye çalışırsam çalışayım hayatımın bir bölümü hep rötarlı geliyor ya da mutlaka bir şeylerden vazgeçmek zorunda kalıyorum.
Bir iki gündür nedense bu “koş(uş)turmaca” hali üzerinde konuştuk birkaç arkadaşımla. Herkesin yetişmesi gereken bir yerleri var, iki gün önceden belirlenen randevular vesaire vesaire vesaire…
En son ne zaman durup bir şeyleri izledik… Ben yapmaya çalışıyorum ara sıra. Mesela bir gece vakti Karaköy’de yürürken apartmanların arasındaki bulutlara bakmayı seviyorum, uykum kaçıp eğer pencerenin önündeki trafik de kesilirse o ağacı izlemeyi, vapura binişimde bir çay söyleyip usulca düşünmeyi de…
*
Bugün bir röportajın ve demli güzel birkaç bardak çayın ardından İstiklal’de yürüdüm. Genelde yaptığım gibi kulaklıklarımı takmadım. Nicedir olmuş İstiklal Caddesi boyunca avare avare yürümeyeli. İnsanların koşuşturmasını izledim. Gezmek için gelinen bir yerde koşar adımlarla yürümeye inat yavaşladım. Sağım solum sobe, işte öyle yürüdüm usulca. Ben yürürken giderek daha da karardı ortalık, sesler birbirine karıştı. Karmaşasının sevdiğim şehirde en kalabalıkta bile bir başına olmak çok iyi geldi.
Divan Oteli’nin önünden geçtim eve dönerken. Üniversite yıllarımda servis ( bizim deyişimizle Shuttle) güzergâhı üzerindeydi otel. Akşam olur, biz Sabancı Üniversitesi’ndeki o beyaz yurt odalarına dönerken bir gün buralarda yaşayacağım ve sabah kahvemi Divan Pastanesi’nde içeceğim derdim. Cahide Sonku gibi diye düşünürdüm hatta. Fark ettim. Ben nicedir Divan Pastanesi’ne yakın oturuyorum ve daha bir türlü “zaman” “ayırıp” da gidemedim. Oturup da bir kahve içmedim. Siz şimdi bunu hatırlayıp gidip de kendime bir kahve söylediğimi mi sanıyorsunuz. Hayır, işte onu da yapmadım.
*
Farkında mısınız, teknoloji ilerledikçe küçülüyor. Giderek daha da “mikrolaşan” çiplere daha “makro” bilgiler depoluyoruz. Aman tanrım ne de çok şey saklayabiliyoruz! Robot hayalleri yerini yapay zekâya bıraktı. İki yıl önce hayatını “mikro çiplere ve bunun bilgisayar üzerindeki uygulamaları” gibi asla tam olarak kavrayamadığım bir araştırmaya adayan bir tanıdığım anlatmıştı: Yapay zekâ o kadar gelişmiş ki perdenin arkasında bir insan bir de yapay zekâ ile konuşan kişi, kimin gerçek kimin imalat olduğunu birkaç dakika sonra ancak anlayabiliyormuş. Şimdi nasıl olmuştur teknoloji kim bilir?
Hani eskiden siyah disketler vardı bilgisayarlara takılan. İçine az dosya atardın, derken CD, flash bellek derken giderek daha da küçülüyor her şey. Peki, teknoloji, etkinlikler giderek artarken, ulaşım hızlanan araçlarla zamandan tasarruf sağlarken biz niye “daha çok” yetişemiyoruz?
Bu işte bir terslik var ama nerede?
Bir şeyin tadını çıkarmak, birkaç şeyi az zaman sıkıştırmaktan daha çok iz bırakmıyor mu biz de. Yoksa izlenimsel hayatlarımızda mutlu muyuz?
Sorular var bu gece aklımda. Soru soruyu da çekiyor üstelik. Ya da düşündüklerimi kaybederim içgüdüsüyle bütün soruları yazıya dökmeye çalışıyorum.
*
İnatla değerinin hala yeterince bilinmediğini iddia ettiğim Gülten Akın’ın çok sevdiğim bir şiiri vardır. Sevme üzerine… “Seni Sevdim”
Seni sevdim, öyle birden bir değil usul usul sevdim… diye başlar. ( Devamını da okumanızı tavsiye ederim)
Usul usul sevmeler çağını da geçtik biz. Lisedeki bakışmalarla neredeyse dalga geçiyoruz. Oysa bugün Cağaloğlu Anadolu Lisesi’ndeydim, kendi lise yıllarımı hatırladım. Ne de güzel ve ne de uzundu o on dakikalık teneffüsler. Nasıl da hesaplardık adımları, iki kez dolanılırdı ( bizim deyişimizle tavaf edilirdi) bahçe. O yemyeşil gözlü çocukla iki kez göz göze gelebilmek demekti bu. Ya da o eteğinde kızıl yıldız olan dağınık saçlı kızla. Usul usul ilerlerdi her şey. Bir anda tanışmaz, bir hafta çıkmaya başlamazdık. Fotoğraflar sayılı olurdu. Ayrılınca bir “delete” tuşu ile bütün bir geçmiş silinmezdi. Fotoğrafları yırtmanın bile bir adabı, yaşanmışlığı vardı. Aşkın hakiki bir acısı vardı yahu, ayrılığın ardından günler haftalar boyu konuşulurdu, dertlenilirdi sanki dünyanın bütün yükü omuzlarda olurdu. Şimdi mesafeleri, işleri, kafa karışıklıklarını bahane edip kolayca bitirebiliyoruz mesela ilişkileri, hemencecik sevebiliyor sevilenden vazgeçebiliyor derken bir başkasına kaydırabiliyoruz ilgi odağımızı…
Yeterince emek vermiyoruz artık sevmeye. Aşka değil sevmeye bile. İnsanlara yeterince emek vermiyoruz artık. Birinin yerini biri alabiliyor, iş yerinde her zaman yerimize birileri bulunabiliyor, yani her şeyin telafisi var. Ve bu çok hızlı. O kadar hızlı ki biz de o hıza yetişmek için daha da hızlanıyoruz.
Bu arada denk gelir de gerçekten gönlümüz kayarsa birine çoğunlukla ya reddediyoruz, ya farkına varamıyoruz ya da kaynayıp gidiyor arada işte. En azından o sevme halinin bile doya doya tadını çıkaramıyoruz. Yüreğinde DVD oynatıcısı misali “fast forward” tuşu varmışçasına…
*
Sanmayın ben bu yazdıklarımın, eleştirdiklerimin tam tersini yapıyorum. Aksine sonuna kadar özeleştiri ile yazılıyor bu satırlar. Hızla hatta… Çünkü saat 11’i 53 geçiyor. 11.54 oldu bile daha okunması gereken çıktılar var, hatta bir film de izlenmek istiyordu bu gece ki daha uyunacak uyanılacak. Sabah toplantı var yahu!
Gülten Akın’ın o güzelim şiiri şöyle bitiyor: Tanrı parsellenip kapatılmadan önce/ Seni sevdim. Artık tek mümkünüm sensin.
Ben hatırlayamıyorum yakın zamana ait “tek mümkünlü” anları. Hani alternatifin olmayıp, kaybetmeyi değil de mağlup olmayı sonuna kadar yaşayabildiğimiz o zamanları. Siz hatırlayabiliyorsanız ne mutlu size… Ben de bu yazının ardından bir şey yapmayıp hatırlamaya çalışacağım. Bakarsınız ben de buluveririm bir şeyler, olmadı bulmuş gibi yaparım. Ne dersiniz?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder