Bir yol öncesi Edith Piaf dinliyorum. İki üç gündür Paris’i düşünüyorum. ( Woody Allen’ın Midnight in Paris filmi beni benden aldı ne yapayım) Paris’i özledim. O kadar çok oldu ki gitmeyeli. Üstelik sonbahar ne de güzeldir orada. Kış ve yazı yaşasam da baharda hiç denk gelemedim ömrümün o şehirde…
Paris güzeldir. Paris’te mutluydum ben. Her gidişimde. Kruvasanın ulusal yiyecek gibi bir şey olduğu bir yerden bahsediyoruz sonuçta. Oysa şimdi uzaktayım oradan. Gitmek istediğim birçok yerden uzakta, bir şehre yerleşmeye karar vererek duruyorum İstanbul’un ortasında. Sonra gecenin bir yarısı, bir yol öncesi soruyorum kendime…
Beden bir yere yerleşmeye karar verince kalp da yerleşebilir mi?
*
Gergindim bütün gün. Kâh astım suratımı, kâh kahkahalar attım. Dengesizdim bildiğin. Sonra akşam oldu, bir arkadaşın yanından bir diğerine geçti saatler… Mutlandım. Nihan’ı gördüm en son. Kir eşliğinde, bizim evin az ötesinde oturduk. “Evet, anlat şimdi ne bu gerginlik” dedi… Sustum. Anlamadı. Ben de anlaşılmak istemedim.
Siz bazen anlaşılmak istemez misiniz? İnsan illaki anlaşılmak mı ister?
Derken birkaç saat sonra kalkacak uçağa inat oturmuş yazı yazarken buluverdim kendimi.
*
Saat ilerliyor. Günün gerginliği öteki güne de geçti. 7 Ekim… Ki hayatımdaki en önemli günlerden biridir benim. İlk aşık olduğum gün… O yüzden saçma sapan bir genç kız alışkanlığı ile derin bir melankoliye boğarım kendimi 7 Ekim’lerde. Kişiden öte olaya anlam yükleyerek.Zaten ben istemesem de kötü hissederim. Bu sene öyle olmadı…
Yani en azından şu an yazdığım saat itibariyle 00.35 itibariyle. Bambaşka şeyler var aklımda, 7 Ekim’lerin dökümünden öte. Sanırım dile bile getirmeye korktuğum bambaşka şeyler...
Sorun dile getirip getirmemeye karar verememem de belki de… Belki bu yol buna da karar verir.
*
Evet, birkaç saat sonra merak ettiğim bir yere doğru yola çıkmış olacağım. Yine İstanbul karanlık ve boşken geçeceğim havaalanına giden yollardan. Yine kulağımda müzik olacak. Heyecanlanacağım her yol öncesinde olduğu gibi, garip bir neşe saracak içimi…
Yollar güzeldir. Yolu ve yola çıkmayı ne de severim. En az dönmek kadar. Garip bir şekilde gitmek istediğim ülkelerin yolları ömrümün ilginç dönemeçlerinde çıkar karşıma.
Mesela ilk Paris’e gidişim öyleydi. 19 yaşındaydım. Isadora Duncan ve Jim Morrison’un yaşadığı şehirde olmak istiyordum… Güzeldi Paris, Le Marais ve Montmarte… Soğuktu ve hayal ettiğim gibi izbe bir bistroda caz dinlemek şahaneydi… Amelie’nin izinden Seine nehri boyunca yürümek ve Kyriakos ile saatlerce mitoloji üzerine konuşmak da…
Derken kaşımdaki piercingi kimsenin dilimden anlamadığı o kafede düşürerek, orada ömür boyu kalacak ve çok seveceğim o yara ile döndüm Paris’ten… Sonra hayatımda çok şey değişti.
Evet, bazı yolculukların ardından – tıpkı defter bitişlerinde olduğu gibi – değişiyor hayatım apansızın.
Beyrut da öyleydi mesela ya da Madrid ve elbette Madeira’da… En son da Kahire’nin devrim kokan sokaklarında… İyileşmek ve karar vermek için çıkılan bir yoldu Mısır. Mesleğimi sorgulamak adına nice şey öğretti ki gazeteciliğe aşık olduğumu bir kez daha fark ettim.
*
Şimdiki yolun durağı Saraybosna.
Bosna, hep merak ettiğim ülkelerden biriydi. Şimdi geçtiğimiz yüzyılın son soykırımının yaşandığı ve baştanbaşa acının hala hissedilebileceğini düşündüğüm topraklara gidiyorum. Merakla…
Bu sefer mi neyin kararını vereceğim. Daha yazının başında sorduğum sorunun cevabını soracağım kendime sanırım…
Beden bir yere yerleşmeye karar verince kalp da yerleşebilir mi?
Bakalım, yollar bu sefer ne gösterecek Gözde’ye…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder