Sayfalar

7 Kasım 2011 Pazartesi

giderayak...(4) ya da sınırlar ve "Fa Yeung Nin Wa"

Bedri Rahmi’nin sevdiğim şiirlerinden biri şöyle bitiyor:  İnsan dediğin derya misali, uçsuz bucaksız olmalı. Oysa dilimizde bile ne çok sınır var. Sınırların olmasının ilk ve en tehlikeli zanlısı ise dünya… Oysa en çok sınırı kendi kendimize koyuyoruz sanki. Severken bile sınırlamaya çalışıyoruz kendimizi, kalıplara sokmaya çalışıyoruz, sınırlardan dert yanarken her şeyin birbirine benzemesini tercih eder gibi görünüyoruz bir noktada.

Tabi belki de bu noktada düşünmemiz gereken konulardan biri sınırlarımızın olup olmaması değil de sınırın ne olması. Kavramı baştan ele almak gerekiyor yani…


Etiyopya’ya gidişi öncesi düşüncelerine en saygı duyduğum insanlardan biri “erkek olsan tamam git diyeceğim ama sen kadınsın” dedi bana. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Önce birkaç cümle kurdum erkek ve kadın arasında ne fark var tadında... Sonra durdum. Böyle düşünüyorsan, gitmeye dair ölçütün, sınırın bu ise diyebileceğim bir şey yok dedim. Konuşmak bile istemedim. İnsanlığı, eşitliği savunurken gidiş üzerine bile “cinsiyet” sınırı koymak anlayabildiğim bir şey değil. Üstelik bunu anlamak istediğimi de sanmıyorum.

Gitmek ya da kalmak arasında kaldığım sürede aklıma takılanlar bambaşka şeylerdi benim. Bir kısmının cevabını buldum, bir kısmı hala cevapsız.  Ama gidiyorum…  Gitmezsem ileride hayıflanacağımı biliyorum. Geride kalmaya değer bir şey olmamasından değil, ya da kalırsam mücadele etmekten vazgeçmiş olacağım tadında bir şey de değil. Gitmem ve kalmam için nedenleri sıralarken hangisinin ağır bastığı ile de ilgili değil. Yüreğimin bir yanı gitmezsem hep eksik kalacak.  Giderken yarım bıraktığım birçok şeyin ise giderek sakinleşen kafayla düşündüğümde yarıda kalıp kalmamasının bir önemi olmadığını fark ediyorum üstelik günden güne. 

Belki soyut geliyor bu yazdıklarım. Daha maddileştirerek nasıl yazabileceğimi de tam bilmiyorum üstelik. Ama şunu biliyorum bir yerden, bir şeyden ya da birinden vazgeçemeyecek olsaydım gitmeyi göze almazdım. Alamazdım. Bu sefer göze alacak kadar güçlü değildim. O kadar güçsüzdüm ki yerleşik düzende huzuru aramayı bile tercih eder noktaya gelmiştim. Oysa mutsuzdum. Hadi seçtim şimdi mutluyum, yaşasın! Durumu değil anlatmak istediğim.  Şu anda çok mutlu da değilim, günler giderek azaldıkça daha da üzerime geliyor yol korkusu. Benim gibi yollara âşık birinin çok da deneyimlemediği o yol korkusu… Ama mutsuzdum. Hayallerimden kopuyordum sanki gidemedikçe, üstelik artık hayallerimin ne olduğunu bile bilmiyordum. Şimdi hayalimin hayalim olup olmadığını öğreneceğim en azından. Üstelik eğer gittiğimde dönmek istersem, eğer dönmeye gerçekten değecekse bir dakika bile dönmek için düşünmeyeceğimi de biliyorum. Kendime dair bilmediğim yüzlerce şey var, hala çoğu yanımı ne tanıdım ne tanımlayabildim ama bunu biliyorum.

*
Bol zaman olunca insanın önünde, üstelik bayram gibi bol zamanın nasıl harcanacağının bilinmediği zamanlardan birinin ortasındaysa kişi bir de sürekli düşünmekten alıkoyamıyorsa kendini beyninin içindeki tilkiler için tam bir festival başlıyor. Biri diyor ki Arnavut kaldırımının olmadığı yollara nasıl alışacaksın üstelik sen tam bir İstanbul kızısın. Diğeri hemen lafa atlıyor: Bak yine büyük konuşmuşsun artık denizi olmayan bir şehirde yaşamayacağım diye, gör gününü Allahın Addis Ababa’sında. Ardından bir başka tilki kardeş söz alıyor: Git tabi, bu senin hayalindi her zaman. Hep demiyor muydun uzak bir ülkede gazeteciliğin en zor şartlarında kendimi denemek istiyorum diye. Hemen bir diğeri karşı çıkıyor: Ama senin bir yanın hala küçük bir çocuk, üstelik âşık olmak istiyordun bu aralar hani. Ama buna da muhalefet var hemen: Kiminle dalga geçiyorsun kızım sen, dikkat odağın bu denli hızlı davranırken üstelik hala herkesi sana davranışıyla istemsizce tartar ve kendini soğuturken bağlanabileceğini mi zannettin? Tilkilerin sayısı yok ki. Daha nicesi lafa karışıyor. “Biraz uzaklaşmak iyi gelecek kendini tanıyacaksın eminim.” “ Belki de istediğin bu değildir sadece imkânsızken gideceğim demektir belki de senin özelliğin” “ Kaçmadığına emin misin?”


Evet, en çok bu tilki düşündürdü beni. “Kaçmadığına emin misin?” Ait olmadığım ama yine de çok sevdiğim ve üstelik denizi de olmayan bir şehirde bu soruyu düşündüm. “Kaçmadığına emin misin?”. Ben tam bu soruyla cebelleşirken Ece Temelkuran’ın son yazısı geldi yakaladı beni. (http://m.haberturk.com/yazar.aspx?ID=686113). Yazı şöyle bitiyor:  “Yol bunun için zaten, duramayanlar için. Durabilenlere aşkolsun! İnşa edip sonra da onu korumak için heves duyanların, buna sabredenlerin hepsine aşkolsun! İnşa edip sonra da onu korumak için heves duyanların, buna sabredenlerin hepsine aşkolsun… Ama bana hikâyenin sonunu tahmin edebilmek ölüm gibi geliyor. Bir hayat seçersen ölümü seçmiş oluyorsun sanki. Peri gömleğini çıkarmış oluyorsun. Ölümlülerin arasına karışmış kör topal bir peri gibi…”

Yolun sonunu bilmiyorum ama yola çıkmazsam hiç bilemeyeceğimi biliyorum. İçim garip ama yola çıkmak bu kez çok zor. Ama sonunu bilmeyerek yaşamak daha zor sanki… Elimden başkası gelmiyor. Gitmeye karar verirken, suratım asık hayatımın değişimini adım adım gerçekleştirirken de böyleydi. Belki döneceğim kısa zamanda ama o zaman da gidiş gibi dönüş de bana ait olacak. Ben için olacak ve bu benim yolculuğum olacak.

*






Dün “Fa Yeung Nin Wa”yı izledim. Bilinen adıyla “Aşk Zamanı”. Etkilendim, sustum. Ağlamak istedim ama böyle bir filmin ardından gözlerim yaşarmadı. Biraz anladım, biraz anlamadım. Ama yazmak istedim. Beni etkileyen bir şeye karşı en iyi bunu yapabiliyorum çünkü.  

“Aşk Zamanı” aşk üzerine bir film ama bir aşk filmi değil sanki… Daha çok kırılganlığın, doğru zamanda doğru şeyi yapamamanın, vazgeçeme uğruna geride bıraktığından da vazgeçememenin, hem devam etmenin hem de takılı kalmanın filmi. O yüzden yalnızların ve bir o kadar da arada kalmışların filmi gibi geldi bana. Bu kadar uzun süre izlememiş olduğum içinde kendimi bolca ayıpladım üstelik.

Bayan Chan ve Bay Chow… İki insan. Belki de hiç karşılaşmayacak ama karşılaşmış iki kişi. Birbirlerine dokunmalarından öte ( ki filmde o sahneleri çok görmüyoruz) susuşları ve bakışları etkiledi beni. Birbirlerine bakarken sanki bir catharsis içinde oluşları… Ve arka fonda çalan filmin o güzel müzikleri… 


Quizas quizas quizas çalar. Adam kapıyı açar. Çıkar. Kapıyı kapar. Koridorda durur. O sırada kadını görürüz. Kadın koşar.  Sahneler değişir. Derken aynı şehirlerde bir telefonun ucunda susarlar. Şarkı devam eder. No me respondas der şarkı… Bana cevap verme…

She was wearing a green dress 
Orhan Pamuki “hayat onunla karşılaştığım için yolundaydı” der ya. Hayat karşılaştıkları için yolundadır ve hayat karşılaştıkları için tüm yollardan sapmıştır işte. Ece Temelkuran’ın da çok sevdiğim bir cümlesi vardı. Bolca okuduğum. “Biri birine aşık olsa keşke bugünlerde. Bir adam bir kadına bir söz verse. Kaçsalar. Tepetaklak olsa bir şeyler.”  Ama kaçmazlar ya da kaçışları hiçbir zaman aynı zamana denk gelmez. Geriye ruj izinin kaldığı bir sigara izmariti ve bir odada düşünerek geçirilen saatler kalır en çok. Aşkın ötesinde kırılganlık ve anlatamama kalır… Üstelik kadının üzerinde o an da tam da daha önceki bir zamanda adamın düzeni, olması gerekeni bozarak kadını işyerinde aradığında Bayan Chan’ın üzerindeki elbise vardır. O yeşil elbise.

Tanışırlar, fark etmeden aşık olurlar birbirlerine kahramanlar. Kurgu işler. Derken ayrılırlar. Ev değişir, kentler değişir, zaman değişir. Herkese hayatını yaşar. Bir kez dokunmuşlardır birbirlerine. Ama derken hayat devam eder. Dokunabilecekken bu kez karşılaşmamalarını ister. Belki de bütün işaretler bu kez karşılaşmalarını isterken.  Araya ülkeler girer derken kadın Hong Kong’da kalır, adam Kamboçya’da eski bir tapınağın duvarına dokunur. Hayat geçer. Tepetaklaktır bir şeyler işte. Onlar bir arada olsa da olmasa da.

Zaman önemlidir çünkü. Filmde de saatlerden insanlara inen kadrajlar görürüz. Saat geçer. Beyaz fon üstünde siyah sayılar vardır. Renksizdir alabildiğinde ve Bayan Chan’ın o çiçekli elbiselerine inat bir tezatlıkta…
Duvar önü ayrılık denemesi

Zaman kadar mekan da önemlidir. Bir duvar başı vardır mesela. Ayrılmanın bile provasını yaptıkları ya da ilk kez birbirlerine dokundukları. Duvarın üstünde bir pencere vardır. Parmaklıklı. Parmaklığın arkasında ölmek üzere olan ama kök salmış bir çiçek, önünde olanca kırılganlığı ile çiçekler içindeki elbisesinde bir kadın.

Gerçekten önemli olan ise anı yaşamaktır belki. Can acıtsa da, devam etmeyi zorunlu ve bir o kadar işkence dolu kılsa da. Murathan Mungan bir şiirinde der ya: Eylül’de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen notunu buldum kapımda/ Altına saat 16.00 diye yazmıştın ve 16.04’tü onu bulduğumda/ Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını/ Takvim tutmazlığını/ Aramızda bir düşman gibi duran zamanı/ Daha o gün anlamalıydım/ Benim sana erken/ Senin bana geç kaldığını

Öyledir işte. Şiirler yazılır. Filmler çekilir. Hayat devam eder. Hep olduğu gibi. Bir kadınla bir adam karşılaşır. Birbirini sever, sevişir ve biter. Herkes başka yerlere gider. Başkalarını sever, başkalarıyla sevişir, ara sıra anımsar. Derken bir film izlenir, bir şeyler anımsanır. Sonra yerinden kalkar insan kendine bir çay falan demler. Kış gelir. Uzunca zamandır uğramadığın bir şehirde dondurucu bir ayazın ortasında içine iki şeker atar içersin o çayı sonra. Hatta bir Ankara öğrenci evine rötarlı da olsa Leyla ile Mecnun izlemeye gidersin falan. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder