Sayfalar

6 Kasım 2011 Pazar

giderayak...(3) ya da bayram mı geldi?

Bayram denilince aklıma ilk gelen şey dedem. Her bayram onu daha da özlüyorum. Bayramlar onunla güzeldi ve o varken bayramlarda ben hep küçüktüm. Hayat daha kolaydı. Hayaller vardı ama hayaller için bedeller ödemek yoktu mesela. Eskişehir’e giderdik,  kapıda bizi  okarşılardı.  Çay demlenirdi hemen teyzem çiğbörekleri kızartıyor olurdu. Dedem herkesle konuşur ama en çok beni dinlemek isterdi sonra bir akşamüstü bir kenarda bana kendi hikayelerini anlatırdı. Gördüğü ülkeleri, yaşadığı maceraları, anneannemle tanışmasını… Gözlerim fal taşı gibi açılmış dinlerdim. Biraz büyü seni de götüreceğim derdi. Mesela  Tuna  Nehri’ne gidecektik beraber. Olmadı.

İstanbul’dan Bursa’ya geldiğim bir tatil gecesi aldık ölüm haberini. Becoming Jane filmini izlemiştim feribotta. Bir dans sahnesi vardır o filmde, müziği ile birlikte beni büyülemişti. ( Hala da aşkı anlatan en iyi sahnelerden biri olduğunu düşünürüm). Mutluydum, keyifli bir ilişkim vardı ama o sahne boğazıma bir yumruk düğümlemişti ve durmaksızın aynı sahneyi izlerken bulmuştum kendimi.  O sahneyi sanırım 40. İzleyişimde Emir verdi dedemi kaybettiğimizin haberini. Bir Kasım ayıydı. 19 Kasım.  Bu yıl 19 kasımda dünyanın bir ucunda, Ekvator çizgisinin hemen kenarında olacağım ne garip…

Şimdi bugünden o zamana baktığımda yıllar geçmiş. Çok şey değişmiş. Bir kurban bayramı onu kaybettiğimin haberini aldığım mavi koltukta oturuyorum şimdi. Benim özel koltuğumdur o. En çok yazıyı bu mavi koltuk üzerinde yazdım, en sevdiğim kitapları burada okudum. Hala başımı çevirdiğimde yandaki kitaplıkta Bachmann ve Camus  yan yana duruyor. Bir bakıyorum onların hemen gerisinde Anais Nin’in Ateş Merdivenleri ve Doris Lessing’in Cehenneme Giriş İçin Açıklama’sı göz kırpıyor. Jack Young Drugtakers ‘la hep orada bir yanda ise Adorno’nun o taptığım Minima Moralia’sı…

*
Dün yılların ardından Bursa Anadolu  Lisesi’ne gittim. Gitsem bile bir türlü yürüyemediğim yollarda yürüdüm. 
Bahçe tavafı başkadır!
BAL'ın girişi 
Kimse yoktu ve ben kimseyi görmek istemeden bahçeyi “tavaf” ettim. İnsan en mutlu zamanlarını geçtikten sonra anlar derler ya ben lise boyunca mutlu olduğumu bilerek yaşadım.  Hala da en güzel anılarımın birçoğu o zamanlara aittir. Ve bazen bazı anılar o kadar güzeldir ki insan anımsamak bile istemez. Bu kez öyle olmadı, geçmişteki  Gözde’ye göz kırparak onun sürekli konuşmasını, koşturmasını düşünerek yürüdüm yollarda. Eski şarkıları mırıldandım ve gülümsedim. Acı vermedi.  Garip bir şekilde her şeye veda ediyorum ya bu bahçe “tavafı” da gerekliydi benim için hafifledi yüreğimin bir yanı. Bir kez daha farkına vardı…

Ah helidoni mou 
O hep oturduğumuz banka bu kez tek başıma oturdum. Geçmişten bir sahne geldi sanki gözlerimin önüne. Gözde’nin saçları yine dağınık, tenefüs yine bitmek üzere elinde o sevdiği salçalı tost. Hatırlanan konuşmalar… “ Sen dalga geçiyorsun ama ben gerçekten de dünyayı gezeceğim” “Dünyayı gezmek için her ülkeye gitmeye gerek yok Gözde!” “Olsun ben de yolda öğrenirim gerek olup olmadığını!”

*
Şimdi yine yollarda öğrenmek için gidiyorum. Bir yanım hala gel- gitlerde ama sanırım bu biraz da çalışmamak ile ilgili. Sahada olmayı özledim ne de olsa. Üstelik merak ettiğim pek çok şey var. Sömürülen o en bereketli kıtayı merak ediyorum, insanların nasıl bitmez bir sabırla dayandıklarını… Üstelik Etiyopya’nın komunizmle yönetilmesi de diktanın her türünün nasıl da baskıcı olabileceğini görmek açısından yararlı olacak. 

*
Tabi sadece hüzün dolu olmuyor yol öncesi. Özellikle anne ile trajikomik anlar yaşıyoruz. O inatla kıyafet üzerine kıyafet yığarken benim götüreceğim kitapları gördükçe bunları nereye koyacaksın Gözde nidaları ise isyan ediyor. Ama kitapsız olmaz işte, kitaplar defterler ve kalemler… Geri kalanı benim için çok da önem taşımıyor. Yani soruyorum size insan yanında Ulysess’i götürmeden, ya da bunaldığında Malina’nın sayfalarını karıştırmadan olur mu? Ben yapabilen insanlardan olmadım sanırım. Üstelik mesela Hemingway’leri elbette götürüyorum. Hayallerim arasında üzerimde beyaz bir elbiseyle yeşil bir bahçede Hemingway okumak da var.  Ki onun bir sözü de daima kulaklarımda zaten “ Happiness in inteligent people is the rarest thing I know”. Yaşayarak görmek diyince bazı yazarları es geçemiyor yürek.

*
 Sürekli yazıyorum ama bu da sanırım zamanın çokluğundan. İnsan eğer hayatını kökten değiştirecek bir karar alacaksa önünde bu kadar uzun ve boşluklarla dolu zaman uzanmamalıymış azizim. İki yaka arasındaki sandal gibi sürekli sorulara sarıyorsun sonra. Bir hüzünleniyor, bir keyifleniyorsun. Bildiğin dengesizlik hali zaten dengesiz olan bünyede şok etkisi yaratıyor.  Yazdıkça da anlatacak şeyler artıyor. Üstelik anlatmak istediklerim de var. Mesela bir iki ay gecikmeyle de olsa James Joyce’un şiirlerini okudum.

İş Bankası Yayınları’ndan çıkmış. Şiirlerin İngilizcelerinin de olması Joyce’un dilinin “özelliğini” (unique tanımı daha doğru olur belki) anlamanıza  yardımcı oluyor.  “ Must here be my interpreter: Wherefore receive now from my lip/ Peripatetic scholarship/ To enter heaven, travel hell/ Be piteous or terrible/ One positively needs the ease/ Of plenary indulgences”   Sizce de çok etkileyici değil mi?

*
Agamemnon ve "kurban" kızı Iphigenia
Ya söylemeden yapamayacağım bu “kurban” bayramını da hiç sevmiyorum zaten.  Kendimi bildiğin kötü hissediyorum. Kurban kesen aileyi protesto edip kendimi yine odaya kapattım mesela. Adı bile korkunç gelmiyor mu size de. Kurban? Ne için, neye göre. Kurban edilen ne olursa olsun, kurban edenden neden daha değersiz.  Mitoloji’de Agamemnon Truva Savaşı’nın kazanmak için kızı İphigenia’yı kurban eder. Şu an yapılan eylem ve vicdan rahatlanmalarının bir farkı yok gibi geliyor bana. Ama hiçbir şey başkasına dair akıtılan kanla temizlenmez… Bunu ne kurban bayramında anımsıyoruz, ne de ülkenin bir yanında yıllardır süren savaş yeni kanlar akıtmaya devam ederken. Biz sadece kendi yolumuza devam ediyoruz, durmadan ve düşünmeden. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder