Sayfalar

4 Kasım 2011 Cuma

giderayak...(2)


Gökyüzüne baktım biraz önce. Yarın hava açık olacak sanki. Bu deniz ve ağaçlardan ibaret yerde yıldızları saydım soğuk havanın ardından. Sonra sordum kendime yıldızlar, ben ekvatora yakınken bana daha uzak mı görünecek diye. Sahi ne olacak?

Yıldızlar her yerde aynı uzaklıkta mıdır?
Afrika’ya dair hayal ettiğim şeylerden biri de Ekvator çizgisini geçmek. Zaten günlerdir elimin altında harita şehirlere, nehirlere ve göllere bakıyorum.  Yıldızları ise bilmiyorum. Bildiğim ekvatorda dünyanın kutuplara göre daha hızlı döndüğü. Daha hızlı dönen bir dünyanın içinde, İstanbul’la zamansal olarak da giderek uzaklaşacak mıyız birbirimizden?

Uzaklık ne diye de sormak gerekiyor bu noktada.  İki insan birbirine ne kadar uzak ve ne kadar yakındır, bunu ne belirler mesela? Bazen birine göndermediğin mektuplarca yakınsındır arandaki kilometrelere rağmen bazen aranda bir santimetre bile yoktur ama çoktan uzaklardasındır… Bıraktığın/bırakılan izler mi belirler mesela uzaklığı? Ya da neden sorular soruları doğurur habire? 

*
Candy ve Terry
Lisedeydim. Dağınık saçlarım ve bir sürü umutlarım vardı. Dershanenin girişinde toplama CD satan bir adam vardı ondan almıştım Yeni Türkü’nün şarkılarını . Terkeden şarkısını ilk duyuşum o zaman rastlar. Şimdi yılların ardından dinliyorum. Bir garip hüzün ve bir garip huzur veriyor bana. “Kimdi giden kimdi kalan, giden mi suçludur her zaman? Ne zaman başlar ayrılıklar, dostluklar biter ne zaman?”  Albümün adı ise Dünyanın  Kapıları. Şimdi ben başka ve daha hızlı dönen bir dünyanın kapısının önünde duruyorum. En sevdiğim şehir arafım oluyor. Günler geçiyor yeni anılar yarata yarata. Ben bu gece İstanbul’dan uzakta  şarkıyı dinlemeye devam ediyorum. “Her geçen gün bir parça daha aldı götürdü bizden. Aynı kalmıyordu hiçbir şey. Değişiyordu her şey kendiliğinden. Artık çözülmüştü ellerimiz, artık bölünmüş yüreğimiz, birimiz söylemeliydi bunu, ötekini incitmeden.”  Bir an dalıp gidiyorum alakasız şeyler geçiyor aklımdan. Aklım aklımdan kaçmak ister gibi.  Mesela Candy ve Terry'i düşünüyorum çocukluğumun en sevdiğim çizgi filmini.. Sonra sarı humma aşısının sağ kolumda yarattığı ağrı beni şu ana döndürüyor. Şarkıyı değiştiriyorum. Bazı geceler dinlenmeden olmaz müzisyenler vardır ya, bu gece de Tom Waits dinlenmeden bitmemeli…

*
Tom Waits, Dead and Lovely’den o sigaralı sesiyle sesleniyor: Come closer, look deeper you’ve fallen fast.
Tom Waits 
Derken “No one know’s  I’m gone “ başlıyor. Ne de olsa yerin altı cehennem üstü cennet. Zeus ve Hades’in amansız çekişmesi arasında biz ikisi arasında ne arıyoruz bilmiyorum. Ben ne arıyorum onu da bilmiyorum. Tek bildiğim o arayışın da gidiş nedenlerimden biri olması. Huzuru arıyorum belki de… Kim bilir insanlığın doğduğu ama insanın insan olalı böylesi sömürülmediği o büyülü topraklarda eksik yanlarımdan biri bütünlenir. Kim bilir…

Ben susar, yıldızlar yerlerinde durmaya devam ederken “In Between Love” var sırada. “ In between love, trying to scheme love/ who can tell what we may find/ all this time love, i was so blind.” Susuyorum. Bilmem kaç şarkı geçiyor saatle birlikte. Gözlerim dolarak ya da öfkelenerek değil. O “in between love” halini kabullenerek ve geçeceğini bilerek. Çünkü hayallerime sahip çıkınca yaşadığım her şeye de sahip çıkabilirim, çok uzun zaman reddetiklerime bile. Ne de olsa hayat bu.  Elbet öfkelenirim, kırılırım kızarım ama bu bile benden ibaret.  Üstelik kabullenmek, mücadeleden vazgeçmek hafifletiyor yüreği. Öyle bir garip vazgeçiş haline de bürünüyorsun ki, devam edebiliyorsun.  Hep devam edilir de daha rahat devam edebiliyorsun sanki.

Derken Tom Waits son bir hamle yapıyor. Şarkının adı “Telephone Call From İstanbul” İstanbul’dan gelen birini de anlatsa şarkı Tom Waits İstanbul diyor ya her şeyden vazgeçmek istiyor bünye bir an. Sonra şarkı seni içine çekiyor çünkü o dumanlı ses tıpkı İstanbul gibi buram buram hayat kokuyor.  İstanbul’u özlemek için illa Afrika’da olmak da gerekmiyor ki zaten. Bir vapur bile seni uzağa götürürken üstelik gitmek de isterken bile özlenen bir şehir İstanbul.  Beş dakikada bir motoruna inat meçhule giderken özlemi bile ayrı keyif veren bir garip kent.
Gün en güzel İstanbul'da batar en azından benim için öyle


Kimi zaman bu hüzün hali bende kronikleşmeye başladı gibi geliyor. Elbet gülüyorum eğleniyorum ama bir yanım hep biraz hüzün.  Hüzünlü olmaktan sıkılıp kahkahalar atıyorum bazen. Haber toplantılarında heyecanlanıyorum yollarda yürürken kendimi Afrika’ya dair hayaller kuruyorum. Evet, mutlu bir yanım. Ama o hüzün…

Üstelik bir yanım kırgın. Sanırım hüzün biraz da bununla ilgili. Her ne kadar hala İstanbul’a veda zamanımın gelmemiş olduğunu düşünsem de bir yandan gitmenin iyi geleceğini de biliyorum mesela. Sevdiğim yazarlar yollar ile ilişkilerini düşünüyorum bazen böyle zamanlarda. Bu aralar Ernest Hemingway’e Afrika’ya da gitmiş olması dolayısıyla daha bir ehemmiyet veriyorum. Okumadığım ve bulamadığım Afrika’nın Yeşil Tepeleri kitabıyla bir anda karşılaşınca çocuk gibi seviniyorum mesela.

Midnight in Paris filminden bir sahne
İlginçtir Midnight in Paris filminde en çok beni Hemingway etkilemişti. Filmden nasıl da hatırlıyorum onun bir anda Afrika’ya gittiğinin haberinin verildiğini. Yanında filmin o aşık olunası esas kızıyla birlikte… Aklıma gelince gülümsüyorum.  Hemingway’den dolayı biraz da en çok yapmak istediğim ve dillendirdiğim şeylerden biri de Klimanjaro’nun eteğinde başımı kaldırıp bulutlardan görünmeyen zirvesine bakmak olacak. İşte o an bir şeyler yazacağım ben de Klimanjaro’nun eteklerinde… Sonra da şöyle en sertinden bir kahve içeceğim. Bunu hayal etmek bile beni bu kadar keyiflendirirken zaten en başından beri gitmekten başka çarem olmadığını fark ediyorum.

*
Ama kimse bilmese yaşadığım anlar biliyor ya hiç gitmek istemediğim zamanlar oldu. Bir kişi bile “kal” dese kalabilirim gibi geldi bazen. Ama denk gelmedi, o kal cümlesinin söyleyemedi kimse. Fırsat güzeldi hemen herkes hayatının şansı dedi. Annem bile hayallerimin peşinden gitmemi destekledi. Ben hayali fener gibi dolaşırken gitmem için gerekli her adım birer birer tamamlandı. Şimdi ise yapılacak şeylerin çoğu bitmişken Atlas yükü misali bir yorgunluk da var omuzlarımda.

E zaten çok dengeli bir insan olduğum da söylemez, o gelgitler bu aralar beni ziyadesiyle yordu. Yordu ya çok şey kattı bana. Gitmek üzerine bu kez ben giderken düşündüm uzun uzun. Uzun süreli giderken. En azından nice cümleler birikti… Yazmak hayatta en vazgeçemediğim şeyken sevdiğim bir yazının hazzı da ayrı keyifti hani…

Üstelik bu mesleğe bu kadar aşıkken bile ben hiçbir zaman “aman da hayatın fırsatı değerlendirmezsem salak durumuna düşerim” insanı olmadım. Mesela vazgeçebilirdim  kararımdan. Eğer değeceğine inansaydım kimse kal demese de, kalırsam kalbimin kırılacağını bilsem de, herkesi karşıma alıp yapardım da bunu. Ama İstanbul beni bu kez avuçlarının arasında tutamadı. Belki de biraz onu uzaktan izlememi, özlememi istedi. Belki biraz büyümemi istedi ya da belki de benzemememi… O korktuğum insanlardan birine dönüşüp rutinin esiri olursam nefes alamayacağımı fark etti. Hep gitmemin önüne bir ket vurmuşken, onunla en aşk tazelediğim anda usulca ellerinin arasında kanatlanmama izin verdi. Belki de hiç biri…


*

Daha yazılacak nice şey var. Buraya yazılandan çok daha fazlası gönderilmeyecek mektuplarda arşivlenirken gece ilerliyor yavaş yavaş.  Belki de uyumak gerek İstanbul’dan uzak bir gecede. Biz görmesek de evin tepesinde yıldızlar parlamaya devam ederken.  En iyisi biraz susmak sanırım şimdi Filistinli şair Mahmud Derviş’in dediği gibi “yalnızlık yenilemeden kendini.” Ne de olsa daha giderayak neler neler yazılır, hem buraya hem de defterlere… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder