Sayfalar

20 Kasım 2011 Pazar

Yeni bir hayata alismak...


Alıştığın hayatın dışına çıkmak… Bazen beni sadece bir hafta öncesine şiirler ve şarkılar bağlı tutuyor gibi geliyor… Akşam bahçemde havanın kararmasını izlerken kendime kısa bir süre mola veriyorum. Bir şiir okuyorum ya da bir şarkı dinliyorum. Sonra susuyorum ve düşünüyorum biraz… Olayları değil de 
Bahcem 
insanları.

Bir hafta öncesinden tamamen başka bir hayatın içindeyim şimdi. Bir yandan elimde sürekli bir not defteri Aramice öğreniyorum mesela. Seme Gözde Ene gazetenyanın… Fena da değilmişim hani 3 ay içinde Aramice konuşabileceğimi söylüyorlar, mutlu oluyorum duyunca…

Bir ülkeyi, alışkanlıklarını öğrenirken bir yandan da çalışmak yorucu… Öte yandan kendini çok yormaman gerekiyor. Gezdiğin ülkede kendini ilk günden görülecek yerlere atarsın ya burada hayatın içine girerken daha Addis Ababa’nın turistik yerlerini görmedim bile ama nice iyi insan tanıyorum günden güne.

*

Giderken ülkemin gündemi artık beni çok yordu her gün ayrı travma yaşıyoruz demiştim etrafımdakilere. Onca uzaktan olanlar hala canımı acıtmaya devam ediyor. Kadına şiddete isyan ediyorum mesela, o genellikle ezilen Afrika’ nın doğusundaki bu ülkede kadına şiddet diyince nasıl oluyor diyor insanlar. Utanıyorum onların gözünde  “medeni dünya” olarak görülen yerlerde yaşanan vahşeti…

Elbette burası güllük gülistanlık değil… Onlarca yüzlerce ve hatta daha fazla sorunu var ülkenin.  Fakirlik yürek yakıyor ötesi yok. Güzel bir bahçem var ve tadını sevdiğim bir çay önümde ama bahçenin ardı dikenli teller. Buradaki herkesin oturduğu evin ardı dikenli teller. Sınırlar öylesi net, kesin. Ben kabul etmesem de herkesin söylediğince “değiştirilemez”. Canım yanıyor… Bir dikenli tel mi bu kadar canını sıkan diyebilirsiniz ama o dikenli teller oldukça herkes kendini “insan” olarak değil de “statüsü” ve “rengi” ile konumlandırmaya devam ediyor…

Sanmayın ki bu kadar karşıyım ama konforunu da yaşamıyorum buraların. Akşam hava kararınca sokaklarda yürürken ben de korkuyorum ekseri. Özellikle bazı gitme dedikleri yerlere gidemiyorum o yüzden çok geç olunca dışarı çıkmıyorum mesela. İstanbul’da bunalınca kendini gecenin 3’ünde bile dışarı atan bir insan olduğumu düşünürseniz bu bile alışkanlıklarımdan ziyadesiyle farklı bir şey benim için…

*

Bu satırları yazarken Nazan Öncel’in bir şarkısı çalıyor. Kunduram Sandukam Zembilim. İnsan uzakta olunca daha bir Türkçe şarkı dinlemek istiyor.  Bu şarkıyı ise dinlemeyi ayrı seviyorum. Ne bileyim işte yüreğime dokunuyor.  Nazan Öncel “sen bana ben sana hasret mi öleceğiz” diye soruyor ben İstanbul’u anımsıyorum. Huyumdur bir yere gittim mi 4 y da 5. Günde İstanbul gözümde tütmeye başlar. Üstelik hep dönebilirdim İstanbul’a. Öyle hiç uzak vadelerle uzak kalmamıştım ki… Şimdi 5. Değil 50. Günde de burada olacağımı düşününce daha önce tatmadığım bir garip hüzün, ama gülümsemeyle karışık daha önce çok deneyimlemediğim bir hüzün sarıyor beni.  Sonra şarkı devam ediyor ve tam da “yıldızlar görsem denizi göremiyom, bir özgürlük çayına hasret mi öleceğiz” dediği an bir yumru düğümleniyor.

“Bir özgürlük çayı” Öylesi güzel bir tanımlama ki bu şarkıyı en çok bu üç kelime için seviyorum.

*

Mail atıyorum sık sık. İnsanlara üşenmeden yazıyorum yaşadıklarımı. Hele bir de cevap gelince bayılıyorum o zamanlara. Kendime birkaç dakikalık mola veriyorum ve keyfini çıkarıyorum yazanların… Gülümsüyorum ardından.  O kadar uzak ki sevdiklerimin hepsi, onlardan gelen tek bir ses mutlu ediyor beni. O yüzden de bu yolculuk önemli benim için. Bütün hissettiklerimi ayırt edebiliyorum sanki ve öfke kırgınlığın ötesinde geriye kalan geride bıraktıklarımın benim için ne kadar değerli olduğu. Bu bir olgunlaşma cümlesi değil sadece insan kendiyle hiç kimseyi tanımadığı, “öteki” olduğunu tüm zerreleriyle hissettiği bir yerde güzel şeyler anımsıyor genellikle… Üstelik öfkelensen sinirlensen ne olur ki… Bunu da düşünüyorsun. Saçma geliyor çünkü… Uzaktan hesap sormak, kırmak, sorgulamak bildiğin saçma geliyor.

Mesci ile de giderek daha iyi tanıyoruz birbirimizi. O beni ben onu anlamaya çalışırken anlaşıp gidiyoruz. Hatta ilk misafirlerimizi ağırladık bile. Gerçi daha pek bir şeyi olmayan evimde çok başarılı olduğumuz söylenemez ama yine de başardık sayılır. Burhan Abiler gittikten sonra ikimizde bir derin nefes alıp bir çay koyduk kendimize sonra ben gülmeye başladım, ben gülünce o da güldü. 

Enginardan sus olur mu demeyin!
Ben zaten çok gülüyorum buralarda. Farklı gelen komik gelirmiş ya tam olarak öyle işte. Yani insan süs diye enginar eker mi mesela yol kenarına. Bu bana komik geliyor, bana komik gelmesi ise Mesci’ye komik geliyor.

Katanya 
Tips 
Bir başka ilginç konu ise Etiyopya’nın yerel yemekleri. Beni bir restorana götürdüler. Katanya ve Tıps yedik daha doğrusu onlar yediler ben yiyemedim.  Çatal istemem yine etraftakilerin gülme konusu oldu. Öte yandan ben de onlarca takım elbiseli adamın öğle arasında bir tepsinin etrafında elleri ile yemek yemelerini garipsedim. Öyle yedikleri de patates kızartması değil ki bildiğin etli yahniyi yiyorlar elleriyle…





Bizimkiler zamanla alışacağımı iddia ediyor. Bakalım alışabilecek miyim? Ama ilk andan alıştığım bir şey var burada kahveleri. Benim gibi bir insan günde 6-7 fincan machiato içiyorsa anlayın artık lezzetini… Sanırım Etiyopya’dan dönerken her şeyimi burada bırakıp yanımda sadece kitaplarımı ve kilolarca kahve getireceğim.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder