Sayfalar

14 Ocak 2012 Cumartesi

Sakızlı muhallebi halleri


'Göç zamanı deniz kıyısında toplandık.'  Yusuf Atılgan’ın bir öyküsünde geçer bu cümle. Neden bilmiyorum her okuduğumda gözlerimi uzaklara daldırıyor. Bir anlamı da yok aslında…

Afrika’da gün yavaştan batarken insanlar twitter’da Istanbul’daki elektrik kesintisinden söylenme yarışında. Yok internet yavaşmış yok elektrik gitmiş. Buralarda olunca mı bu kadar şaşırıyorum bu muhabbetlere?

Burada yeni yıla biz elektriksiz girdik mesela ve çok güzeldi. Başını kaldırdığında yıldızlara dokunabiliyordun. Şimdi ben de oradakilere demek istiyorum: Ey insanlar yIllardan beri artIk doğru dürüst kar yağmıyor bir yağsa da tadını çıkarsak diyorsunuz, ey insanlar daha ne istiyorsunuz?

Uzaklarda olunca insan ülkesini ve ülkesindeki saçmalıkları daha net görebiliyor. Gerçi bu iyi mi kotü mü tam olarak bilemiyorum. Bir yanın dönmek isterken bir yanın umutsuzluk içinde döneceğim de ne olacak diyor mesela…
*
Afrika’da iki ayı tamı tamına doldurduktan sonra artık burada yaşamaya alıştım diyebilir miyim acaba? Bir hayat ne zaman rutine biner… Daha elbet burası o beni bunaltan rutinliğe binmedi. Belki sürekli yollarda olmanın da etkisi vardır bunda. Gelirken aklımdaki sorular şekil değiştirdi ama bazı sorular kendilerini daha da güçlenerek sordurtuyor. Ekseri `aidiyet` üzerine…

Bir ülkeye alıştıkça etrafindakilere de alışıyorsun. Yeni bir hayat kuruyorum en baştan. Öyle sevdigim insanlar var ki, öyle farklı yolları aşarak Addis’te buluşmuşuz ki saşırıyorum… Bir öğlen yemeğini bir Yemen restoranında Danimarkalı bir arkadaşımla yiyorum mesela. Dünya Yiyecek Programı'ndan konuşuyoruz uzun uzun, çalıştığın yere inanmıyorum diyorum. Burada genelde kim hakkında ne düşünüyorsam söyleyiveriyorum. Ve öyle güzel insanlar var ki hayatımda. Corinne mesela. Her ne kadar en yakınlarım kıskansa da yıllar önce Yeşim’le tanıştığımdaki gibi oldu onunla karşılaşmam da. Bir anda sevdik birbirimizi. Ben bir baskasıyla yemekteydim o bir baskasıyla, o günden bu yana iki günde bir konuşmadan edememezlik halleri geldi. Bir ben Beyrut anılarımı anlatıyorum bir o Gana’da yaşadıklarını ve elbet sevinçlerini kırgınlıklarını…

Corinne diyorum çünkü onunla geçen gun konustugumuz bir konu aklımda bu aralar. `Second Choice`. Şimdilik buraya bile yazIlamayacak bir konu belki çünkü yazının kurgusunda yer ediyor konuşulan konu şimdi ve yürüdüğüm her adımda zihnimi meşgul ediyor…

Sanırım bu tam da kendime sormaktan bile korktuğum o sorunun yanıtını veriyor. Sahiden ben Afrika’ya neden geldim. Galiba yazmak icin. O kurguyu oturtmak icin…

En buyuk hediyem ve lanetim dedigim o yazı, yazın serüveni beni daha nerelere sürükleyecek merak ediyorum.
*
Afrika ise yıla sancılı başladı. Dunyanın hemen hemen her yerindeki gibi. Yılın ilk günüyle birlikte olumsuz tahminler, sıcakların artmasıyla yaklaşan kıtlık öngörüleri ve giderek artan aç insan rakamları sardı dört bir yanımızı…

Daha yılın ilk ayını tamamlamadan din kavgası sesleri yükseldi bir anda Nijerya’dan ve Güney Sudan bağımsızlığın öyle kağıt üstünde kabul edilmekle olmadığını anlıyor an be an… Somali durulmayacak gibi Doğu Afrika ülkeleri ise giderek artan sayıda askerlerini yığıyorlar Somali’nin güneyine…
Unutulan kıta bu yıl da acı çekecek gibi geliyor. Afrika’ya üzülürken garip bir aidiyet duygusuyla ülkeme ise bildiğin içim acıyor. Rutine binen KCK tutuklamaları, kendine göre uyarlanan yasalar ve daha nicesi en kötüsü de artık giderek daha az `yansıtılanı`.

Hayatımın odakarından biri olan mesleğim daha ben `oldum` diyemeden yerlerde sürnüyor ne yazık ki… Bunları yazmamsa hiçbir şeyi değiştirmiyor işte. Yazarak kendimi tatmin ediyorum sadece belki de…
Üstelik bunlara kafayı takarken çokca `insan` üstüne düşünen be dünyanın o acılarına rağmen insanın kendi acılarını çok daha yücelttigini bir kez daha bir kez daha bir kez daha deneyimleyerek anlıyorum…
Sevgilinle ettiğin kavga radyoda duyduğun ölüm haberlerinden daha çok takılıyor insanın kafasına. Ya da açlık içinde olan insanlardansa ay sonunu nasıl getireceğin daha önemli bir sorun. Bunu eleştirmiyorum da. Sadece bir kez daha böyle oldugunu yaşayarak göruyorum hem kendi hem de insanların hayatında…
*
Derken ben bu satırları yazarken Mesci kapıdan başını uzatıyor. Kendi dilinde `oldu` diyor. Bütün gün kendimizi yemek yapmaya verdik. Sonunda sakızlı muhallebinin de olduğunu haber veriyor. Mesci o Afrika şarkılarnı söylerken o sakızlı muhallebi karıştıran haliyle belki de tam beni özetliyor. Arafta bir hal bu… Benim arafta ruh halimin sanki gerçek hayata yansıması…

Evet zaman geçtikce burada da kendi düzenim oluyor, eski alışkanlıkların yenisiyle harmanlanması… Ben bahçeme bakarken İstanbul'u düşünürken, Istanbul’da sevdiklerim belki de kara karşı sahlep içerken ben Mesci’nin yanına muhallebiyi kaselere koymaya gidiyorum sonra.
Hayat bu, Istanbul’umda Afrika’da hep farklı ve hep aynı en çok da hep kendince yaşanıyor…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder