Şu hayat denen şey eğlenceli uğraş ve sanırım Afrika’da en sevdiğim şeylerden biri `yaşadığımı` hissetmem…
Bir süredir yine yollardayız. Somaliland denilen kendini ülke olarak ilan etmiş ama dünya tarafından tanınmayan bir ülkede… Aslen Somali’ye bağlı görünse de Somali’den hem dünya kadar farklı hem de aynı bir yer.
Ömrümce yaşamadığım deneyimlerin de adlarından biri olacak bendeniz icin… Bir ülke düşünün ki kendi telefon hattından başka bir hat çekmesin ya da bir başkent düşünün elektrik jeneratorleri ile aydınlatılsın. Mesela buralarda kredi kartı diye bir şey yok eğer bütçene uymazsan parasız kalıveriyorsun ortada. Ülke parasının değersizliği ise çantalar dolusu para taşımanıza neden oluyor.
Somaliland’i sevdim. Tam da ömrümün `absurt` olanı ne sorusuna yanıt ararken çıktık yola. Absurt olanı hayatın içinde görmekse bambaşka sorular getirdi aklıma. Aklımdaki sorular artarken yer değiştiriyor. Ama değişirken çok fazla da şey ögreniyorum. Bu sadece hayat için ya da habercilik açısından degil, kendime dair kendimden ziyade…
Kendini ifade edebilmek, hoşuna gitmeyen özelliklerini bile. Bu biraz da büyümek demek. Büyürken çocuk kalmanın farkına varmaksa bambaşka bir keyif. Evet bildiniz onca zorluğun absurdlüğün arasında keyifle yazıyorum bu satırları. Tabi zorluk da olsa arkamdan esen rüzgarın Aden Korfezi’nden gelmesi anı daha da bir keyifli kılıyor sanki…
*
Bu bilinmeyen ülkenin bilinmeyen şehri Berbera tam bir cennet. Ya da biz şimdi kışı yasadığımız için öyle. Burada kış demek 28 derece sıcaklık ve her daim meltem demek çünkü…
Ve Aden Körfezi'nde olmak demek sadece bizim olduğumuz ıssız bir kumsalda okyanusta yüzmek demek. Saatlerce bırakılamayan denizin ardından kumsalda gün kararırken bir yanında ayı bir yanında güneşi görmek ve kulaklarının alabildiğince okyanus dalgalarını işitmek demek. Ya da kumsal boyu ayak izlerini bırakırken avazın çıkığı kadar `özgürlük` diye bağırmak ve bir deliymişcesine kahkahalarla gülmek.
Afrika’nın en ucunda bu deniz Istanbul’a bağlanır mı diye düşünmek ama İstanbul’da olmayı da o an hiç mi hiç istememek. Gün kararırken okyanus yakamozunu ve denizden çıkan yüzlerce sedef renkli yengeci izlemek.
Hep hayal ederdim böylesi ıssız ve uçsuz bucaksız kumsalları. Bunu da yaşadım. Hayallerin gerçek olması ve gerçeğin hayal gibi güzel olması için yola çıkmak gerekiyor. Bunu tekrar tekrar öğreniyorum ve iki ay öncesinin o yol korkuları aklıma gelince kendime şaşırıyorum. Bunları bilerek yine de yollardan korkmak. Bunca güzellik arasında hayatla yüzleşirken bir yandan da korkularımla yüzleşiyorum. Gördüğüm onca böceğin ve tırmandığım onca kayalığın ardından hemen her şeyi yapabilirim gibi geliyor nedense… Ve göze aldığında zaten hemen her şeyi yapabiliyorsun…
*
Ama… Tabi her şey gibi bunun da bir aması var. Kendi ülkem beni yine de yaralamaya devam ediyor. Buna engel olamıyorum. Her internete girdiğimde ( ya da girebildiğimde) daha beter haberlerle karşılaşmak. Ülkemde olanların bende yarattığı hayal kırıklığı değişmiyor. Bazı şeyler ne kadar uzakta olsan gurbette de olsan seni yaralamaya devam ediyor. Ben özgürlük diye bağırırken ülkem gazeteciler için bir hapishane olarak anılıyor. Muhalefet yapmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı diye düşünüyorum. Kim neyin muhalefetini yaparsa yapsın…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder