“Ben hep hayatta
garip korkuları olan bir kadın oldum belki de.” Bir kurgunun tam ortasında bu cümle geldi
gecenin içine oturuverdi. Bolca çay, yapılacak işler listesinde oyalanmalar,
film, müzik, muhabbet derken bırakmadı bu cümle peşimi.
“Garip korkular”,
“Garip korkuları olan bir kadın olmak”
Ben de o cümle
gibiyim bazen, sanırım o yüzden bu cümleye takıldım. Ben ve birçoğumuz.
İlk korkularıma
dönmeye çalışıyorum. Mesela “Peter Pan”in olmama olasılığından çok korkardım
küçükken. İnadına her gece penceremi aralık bıraktım.
Derken büyüdüm
biraz bir çocuğa çok âşık oldum. Öyle böyle değil ama sanırsınız ömrüm bu aşk
ile nihayet bulacak. Neyse keza o da beni sevdi, biz çıktık sonra da ayrıldık.
Hatta bu döngüleri pek çok kez yaşadık.
Aradan zaman
geçti ben hala körkütük âşık. Neden korktum dersiniz? Yok, öyle onun başka
birini sevmesinden falan değil. Onu ömrüm boyunca sevip, 80 yaşımda 18
yaşındaki resmine bakıp ağlamaktan. Yani yaş ilerlese de aşkın sürekli onun
hatırlanan halinde kalmasından. Hani sonsuzluk ve bir günde adam o yaşlı
haliyle geçmişe tanık olur ya, tam da o anı kendi hayatımda yaşamaktan korktum.
Elbet bu korku da
geçti.
Daha bunun gibi
pek çok şeyden korktum. Ama biliyorum ki “korkmaktan” korkmadım hiçbir zaman…
Ki hayatımda en
çok gurur duyduğum şeylerden biri de budur halen.
*
Geçenlerde uzun
süredir görüşemediğim bir arkadaşımla konuştuk. “Ben âşık oldum” dedi bana.
Eyvah dedim, bir sigara yaktım. Sonra dedim. Sonra saçmaladığını anlattı ve o
yüzden âşık olduğu adamdan vazgeçtiğini… Neden diye sordum? “Biliyorsun Gözde,
ben öyle illa ki âşık oldum diye peşinden koşacak insanlardan değilim” diye
cevap verdi. Çok üstelemedim, belki de kendi cevabını vermek istemiyordu ya da âşık
değildi.
Yoksa en azından
benim açımdan âşık olunca öyle geride durulup vazgeçme halleri çok da sakin atlatılan
safhalar değildir. Aşk bu illaki içinde bir tutam delilik, bolca saçmalık ve
büyük ihtimalle saçmalamaların neden olduğu kavuşamamalar barındıracak. Ama “Huzur”da
Nuran bile annesinin vazgeçişini bir yana bırakıp, ailesinin damarlarında
dolaşan kana uyup Mümtaz’la buluşmamış mıydı? Kendimize mi yalan söyleyeceğiz
şimdi, âşık olma durumunda o “kan” ya da adı o an herhangi bir şey olan “şey”
ele geçiriveriyor bizi.
Ama korkmamak
gerek. O zaman sanki âşık mıyız değil miyiz o bile belirsiz geliyor sanki.
*
Bu aşk mevzuu
benim için ne bir kişiye duyulan bir his ne de Elif Şafakvari hislenmeler ve
ulviyetle sınırlı. Aşk benim için sol omzumdaki dövme. Bir anda karar verip, iş
çıkışı koşa koşa gidip Kadıköy’de yaptırdığım. Mevlana’dan “Ah minel aşk” yani “Ah
aşkın elinden” diye iç geçirdiğim. Yazmak, gezmek en çok da kendim olmak. Pek çok
da gitmek. Özdemir Asaf der ya “İnsan kaldıkça küflenir, gitmedikçe çürür”
diye. Aşk benim için biraz da sürüklenmek hayat içinde.
Şimdi bin bir
yüzlü aşkın bir başka açılımıyla boğuşuyorum. Kalbimin Afrika özlemiyle, Beyrut
sevgisini çarpıp, Paris tutkumu, Kutup çizgisi meraklarımla harmanlıyım.
Anlayacağınız yine bir aşkın peşinde yeni bir yola koyuluyorum.
Hiç kolay
olmuyor. Hayaller biraz da fedakârlık istiyor. Mesela çok sevdiğim İstanbul
hala her an yaşanılamayan bir sevda misali kimi binlerce kilometre kimi deniz
yoluyla bir buçuk saat mesafede hasretim olmaya devam ediyor. Ben de gitmeye devam
ediyorum. Giderek aşka dönüşen yeni bir heyecanın ayak izlerinde. Belki de İthaka’sına varmaya çalışan Odysseus
misali…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder