Sayfalar

28 Ağustos 2011 Pazar

biraz bursa biraz huzur biraz da susmak



Mahkeme Fırını 

Geçen hafta iki günlüğüne Bursa’ya gittim. Doğduğum şehre. Eski Bursa sokaklarında yürüdüm uzun uzun. Lise yıllarında dershaneden kaçıp kaçıp yürüdüğüm yollarda yürüdüm bir akşamüstü. Bahar Süthanesi’ne çıktı yolum, bugün bile en sevdiğim tatlının keşkül olmasının sorumlusu yer kapanmış.  Mahkeme fırını ise yerindeydi yıllara inat. Erkek Lisesi’nin içine girdim usulca. O güzel tek katlı binayı izledim uzun uzun.  Eski bir evin girişindeki Osmanlıca yazıyı çözmeye çalıştım. Yine hayal ettim. Kim bilir kim burada oturdu diye. Eskiden olduğu gibi…
Bahar Süthanesi 

Akşam indi sonra usulca. İftar saati yaklaşırken kendimi Karabaş-ı Veli diye bir binanın önünde buldum. İnsanlar evden getirdiklerini bahçedeki masalara serip topluca iftara hazırlanıyorlardı. Sanki 10 yaşım, yine Bursa’nın merkezinde yaşıyoruz ve ben başka şehirlerin tutkusuyla doğduğum kente hiç sırtımı dönmemişim gibi…

Karabas Veli Dergahı
Hafifçe esiyordu rüzgâr ve akşam bahçedeki ağaçlara nasıl da iniyordu. Derken burasının restore edilmiş bir Mevlana Dergâhı olduğunu öğrendim. İyice bir keyiflendim. İkramın anlamı üzerine konuştuk, Mevlana üzerine… Mevlana’ya öğretmeni ( Şems-i Tebrizi) bütün dünya onu tanırken gönderilmiştir bunu bir düşün dedi bana Kültür Merkezi’nin anlatan adam. O gündür bugündür de düşünüyorum. Öğrenmeyi ve huzur bulmayı… Huzur aramakla mı bulunur ya da aradığım huzur mu bilmiyorum. Ama o bahçede hissettiğim keyif, günden geçmişe bakınca rüzgârla birlikte anılan anların içine girdi bile. Bunu biliyorum.

*



Bu aralar okuduğum kitaplardan biri Abdulbaki Gölpınarlı’nın Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri kitabı. Ara sıra gözlerimi kapayarak bir sayfa açıyorum. Sonra kullandığımız sözcüklerin öyküsüne ve kimi zamanda da “kitap falı”nın ana uymadaki becerisine şaşırıyorum. Hadi bir kez daha deneylim…

Gülbang. Farsça bir kelime diyor kitap. Gül şakıması anlamına geliyormuş. Öte yandan Osmanlı döneminde askerler sefere giderken herkesin bir anda bağırıp iyi dilek dilemesi gibi bir gelenek varmış ve bu gelenek de gülbang olarak adlandırılmış. Kitap gülbangların Şeb-i Arus, Doğum, Defin ve Bayramlar olanları içinde olanlarını yazıyor.

İnsan yaşamdan bunalınca kelimelerle uğraşmak o kadar iyi geliyor ki. Bildiğin bir kelimenin öyküsünü öğrenirken ya da bilmediğin bir kelimeyi keşfederken başka bir şey gelmiyor akla nedense.

*

Çok sevdiğim birinin çok sevdiği biri uzun süreli yurtdışına gitti birkaç gün önce.  Gidişinin ardından oturduk ve sustuk birlikte. Yollardan konuştuk, yaşadıklarımızdan. Konu gidene gelene kadar belki de iki saat geçti. Bazı şeyler hemen anlatılamıyor çünkü. Bazen bilerek ya da bilmeden anlattıklarımız kendince bir girizgâh oluşturuyor asıl paylaşılmak istenilene

Kimi zamansa anlatılacaklar anlatılamadan zaman geçiyor. Girizgâhlar akılda kalıyor ya asıl öykü hiç başlamamış oluyor. Korkuyorum böyle anlardan. Söylenmeyenin pişmanlığı ilk anda değil, söylenemeyenler biriktikçe koyuyor çünkü. En garibi de insan en çok söyleyemediklerini, en çok söylemek istediğine söyleyemiyor. Susuyor o an ya da garip bir unutkanlık geliyor ya da söyleyemiyor işte. Olmuyor, olamıyor bir türlü. Bambaşka yönlere gidiyor konuşmalar ardından.  Tıpkı işte tam bu yazının bambaşka yönlere gitmesi gibi…

Sustuk bugün. İkimizin de canı yanıyordu farklı nedenlerden. İkimize de yan yana olmak ve susmak daha iyi geliyordu. İkimizde o kadar yakın süredir tanıyorduk ki birbirimizi bazı acıları konuşarak değil, yaşama devam ederek küllendirdiğimizi biliyorduk.

*

Ne çok yazılacak birikmiş yine kısa sürede. Yine yazmak istediklerimin çoğunu yazamadım. Oysa anlatmak istediklerim var.  Baldıran zehri derler Sokrates’in içerek ölmeyi seçtiği zehre. Zehir vücut hücrelerinin bölünmesini etkileyerek öldürüyor insanı. Mesela bunu hakkında yazmak istiyorum. Ya da eskilerin İstanbul gravürlerinde neden hep Süleymaniye’nin göründüğü ile ilgili. Mimar Sinan’ı yazmak istiyorum anlatmak istiyorum onca yapıtına karşı neden Süleymaniye de belli bile olmayan küçük bir mezar taşının altına gömülmek istediğini. Oysa her seferinde bloga bir şeyler yazmak için oturduğumda yazılacak olan bir anda belirliyor kaderini. Ben arada kendimi zorlayarak anlatmak istediklerimi sıkıştırıyorum işte…

Sonra da yazı bitiyor. Yazmak istemiyorum mesela şimdi. İda tabloma bakmak istiyorum uzun uzun. İda’ya gitmenin hayalini kuruyor bir yanım ama bir yanım var ya bu aralar fena halde Londra sokaklarında yürüyor. Oysaki bak işte İstanbul ne güzel. En sevdiğim şehre en yakışan mevsim geliyor. Fotografçı bir arkadaşımla da konuştuk bunu geçen gün. İstanbul’da en güzel sonbaharda çekilir fotograf çünkü en güzel ışık o mevsimde dedi. Ben de İstanbul’u en çok sonbaharda seviyorum hatta İstanbul’da sonbaharı da en çok Karaköy’den Dolmabahçe’ye yürürken.

Sonra. Sonra bir de anlatamıyorum. Anlatılamıyor ya. Özlüyorum.  Neyi özlediğimi ise daha tam çözemedim ve bunun üzerine düşünemeyecek kadar yorgun hissediyorum kendimi günlerdir. Ya da biliyorum da kendime söylemeyi beceremiyorum. Bilmiyorum. Bakarsınız sonraki yazı bununla ilgili olur. Kim bilir…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder