Ellerimin arasında İlyada’nın ilk baskısı duruyor. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Seri:1 No:9… Nasıl da severim eski kitapların kokusunu… O kadar çok severim ki kitap almasını, kitap bakmasını, kitap koklamasını benim için değerli insanlara daima kitap hediye ederim. Benim için çok anlamlı kitapları da verdiğim olur bazen. Düşünürüm ki o zaman benim için hep çok anlamlı olacak olsalar bile, bir başkasının benden daha çok ihtiyacı var o anda kitaba.
Homeros’ın o güzelim 40.000 dizesinin en güzeli duruyor şimdi ellerimin arasında. Beni ben yapan şeyleri say deseler mitoloji derim Mitolojiye olan sevgimse İlyada’nın ilk dizeleriyle, daha 9 yaşında bir çocukken başlamıştı benim. Fevzi Usta vardı aile tanıdığı, elimde dayımın hediye ettiği Şefik Can’ın Klasik Yunan Mitolojisi kitabı, İlyada’nın dizelerini ilk orada okumuştum.
( Bu Fevzi Usta da garip adamdı doğrusu. Tanıdığım en yetenekli marangoz. Bana bir masa yapmasını istemiştim ondan. Bana bir masa yapar mısın diye sormuştum. Gülmüştü. İstediğin masa olsun demişti. Bana hiç masa yapmadı, bizim evin merdivenlerini ahşapla dost elleriyle yaptı ama. O merdivenler ben büyürken, adımlarıma şahit oldu. Ama yine de bana bir masa yapmadı. Oysa masalar özeldir benim için. Yazmanın bir parçası diye… Neyse yani bu Fevzi Usta da garip bir adamdı. Belki bir gün anlatırım hatırladığım kadarıyla öyküsünü… )
Kitap, Destanlar Beşiği Çanakkale toprağına diye başlıyor. Ben 9 yaşımdan bir hayli ileride, İlyada’yı en başından başlayarak okuyorum. Bunaldığım anlarda ise bir sayfasını açıyorum. O ana bırakıyorum kendimi. Severim Çanakkale’yi Troia’dan ötürü… Ama en çok İda’yı severim, daima yinelediğim üzere… Bu arada benim ilk aşkım da İda ile başlamıştı. Fakat o başka, uzun ve hala anlatamayacağım kadar beni yoran bir hikaye. Artık gerçeğin ötesinde bir hikaye. Yaşananlar ve anımsananların harmanlandığı.
Ne kadar da çok şey anlatmak istiyorum bugün. Bazı geceler böyle oluyor. Birikiyor zihnimde bir şeyler. Yazmak için oturuyorum ve bambaşka kelimeler, cümleler, anlatılar çıkıyor parmaklarımın ucundan. Anlatmak istediklerimin çoğu ise anlatılamadan kalıyor.
*
Aklımda bir soruyla dolaştım bütün gün. Yazan kişi, hele de ara sıra kurmaca şeyler de yazıyorsa, istemli/istemsiz (bilinçli/bilinçsiz) kendi hayatını deneme tahtası olarak kullanır mı? Eğer kullanıyor ve hatta bunu fark da ediyorsa, neden yine de büyük sözler söyler insan evladı. Tükürdüğünü yalayacağını bile bile… Kendime sordum ben de, bazen kendi hayatımı deneme tahtası olarak kullanıyor muyum diye. Ya da yaşadıklarım bazen yazdıklarıma yansıyor mu diye. Sonuçta sorularla başlamaz mı yazdıklarımızın ilk harfi. Sonu kurguyla bitse bile o ilk harf daima benim. Kendimi anlatmak değil, genelde kendimi yaşadıklarımı yazmam öykülerde ya o ilk harf tamamen benim.
*
Ritsos’un Erotika’sını okudum bir kez daha bu hafta. Zaten şu son hafta önceden okuduklarıma dönüşlerle geçti. Yazılası bir şeyler mi olgunlaşıyor içimde, yoksa bilindik satırlara mı sığınmak istiyorum aklım karıştıkça. O Şili atasözü diyor ya, yolun iki ucu var ikisinde de biri bekler beni diye. Ortada olmasa da sola biraz daha yakın ama sağdan da yeterince uzak olmayan bir noktasındayım hayatımı. Bol bol yürüyorum, genelde düşünmek için yürüdüğüm halde, asıl düşünmek istediğimin tersi bolca şey düşünüyorum, çok konuşuyorum, çok anlatıyorum ve bekliyorum.
Sabırsız bir insan için beklemek bazen kahredici olabiliyor. Bunu bir kez daha deneyimliyorum. Ritsos iyi geliyor böyle anlarda…
Erotika’da Kırmızı Majör Küçük Suit şöyle başlar: Sözcükler de birer damardır, kan akar içlerinde, kavuşunca birbirlerine sözcükler, kızarmaya başlar kağıdın teni, sevişme esnasında tıpkı erkeğin ve kadının teni gibi…
Kitabın benim en sevdiğim dizesi ise , nasıl kuruyup yıkılıyor tüm dünya.. Yeni Türkü’nün bir şarkısı vardı ya Öyle Sevdik seni diye, her okuyuşumda o şarkı çınlıyor kulaklarımda. ( Hatta dinleyeyim hadi.) Her şeyi yok eden korkunç bir dünya bu…
Dünya bazen korkunç… Dünyayı getirdiğimiz hal. Umarsızlığım, umarsızlığımız canımı yakıyor. Sokakta yürürken giderek daha çok kaşlarımızı çatarak adım atmamız mesela, Somali için bir kısa mesaj attığımız an vicdanımızı rahatlatmamız ve aslında Afrika haberlerinin sonuna kadar bile okumamamız da yakıyor canımı. Toplu mezarlarda insan kemikleri bulunurken başkaldırmamamız, kendi başımıza gelmedikçe hesap sormaktan kaçmamız… Canım yanıyor böyle zamanlarda. Nefes alamıyorum. Camı açıyorum. Dışarıda daimi bir gürültü. Başımı uzatıyorum. Nefes alamıyorum çünkü her ne kadar vücudum normal seyrinde işlemeye devam da etse nefes aldığımı hissedemiyorum. Dolduramıyorum havayı ciğerlerime…
*
Sonra…sonra bu kadar işte. Uykum geldi. Başım ağrıyor. Yoldan bir araba geçiyor. Hayat devam ediyor. Uyu uyan biraz daha uyu. Yarın Pazar. Aslında yarın bugün oldu. Keyif falan filan…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder