09.00
Yollardayım. Kulağımda Birsen Tezer Balıkesir çalıyor. "Seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere ayaklarım basmaz yere görürüm önümü, ararım sinmiş köşelerde ben dünümü..."
Ama dağlar bilmez bağlar bilir ya dünü değil yarını da değil sadece anı düşünmeye geldim bu sefer sevdiğim topraklara...
Yollardayım. Kulağımda Birsen Tezer Balıkesir çalıyor. "Seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere ayaklarım basmaz yere görürüm önümü, ararım sinmiş köşelerde ben dünümü..."
Ama dağlar bilmez bağlar bilir ya dünü değil yarını da değil sadece anı düşünmeye geldim bu sefer sevdiğim topraklara...
10.00
İda her zaman öyküler verir bana. Çocuk yaşlarımda yaşlı bir amcanın bana çarık şeklinde anahtarlık hediye ettiği o kahvehanedeyim şimdi. Behramkale’nin her taşında ne çok anım var. Rahatsız bir yolculuk gözlerimi açtığım an İda’yı görmemle son buldu. Gülümsedim. Bir yanım denize bir yanım dağa bakarak ulaştım Behramkale’ye…Athena Tapınağı’na attım yine kendimi. Hayatımın çöp tenekesi de oradaydı binlerce yıllık sütunlarda. Sustum. Sonra bir şarkı mırıldandım. I still remember, Blackmore Nights…
Bir kadın oturdu derken yanıma. Adı Leyla. Konuşmaya başladık. Ben ona Assos’un öyküsünü anlattım önce. Derken ben sustum o Diyarbakır’da başlayan Mardin’de devam eden hayatından bahsetti. Şimdi Kınalıada’da olduklarından bahsetti. Acılarından. Ardından yine de umut dedik.
Pandora’nın kutusunda kalan tek şey umut ne de olsa. Ya da Hakan Günday’ın dediği gibi “umut kovsam da geri gelen bir kavram”.
Önümde İonya’nın bereketli toprakları uzanıyor. Hafiften bir rüzgar esiyor. Ben susuyorum. Sustukça yazıyorum. Uykumda var hani. Gözlerimi ara sıra kapanmaya zorluyor. Uyuyabilirim de birazdan o hiç öğle uykusu uyumayan ben birazdan uyuyabilirim. Canım ne isterse onu yapabilirim. Değil mi ama?
12.00
İçinde iki Leyla’nın olduğu bir öykü yazarım belki burada. Biri göçlerle büyümüş orta yaşlı bir kadın, biri Çanakkale Üniversitesi’nde bankacılık okuyan tatilde garsonluk yapan ve en büyük hayali telefonda tanıştığı çocukla evlenmek olan daha 19 yaşında bir kız. İki farklı öykü… İki anlaşılması gereken kadın… Benzerlikleri ve farklılıklarıyla…
Sonra belki kendimi de yazarım biraz. Yazdıklarıma bakarım. Anlatırım yine bir şeyler. Siz hiç kendinizi kendinize anlattınız mı? Kim bilir belki bunu denerim. Odadaki aynanın önünde durur, gözlerimle gözlerimin tam içine bakarım.
14.00
Bugün 1 Eylül. Dünya Barış günü… Brecht geliyor aklıma. Robert Capa ardından. Derken Pippa Bacca. Sonra dün Twitter’da gördüğüm bir ileti geliyor aklıma. Sibel yazmıştı sanırım. Yarın Dünya Barış günü önce kendinizle barışın diye.
En zoru başkalarıyla mı barışmak yoksa kendinle mi? Kendimize yaptığımız hataları affedebiliyor muyuz tümden yoksa onlarla yaşamayı mı öğreniyoruz. Ama barış zaten biraz fedakarlık biraz da tahammül değil midir? İdeal şartlarda barış yapmak kolay, barışmak kolay. Zor olan inadına barışı savunmak gibi geliyor bana. Yaralansan da, yaralandığın an canına tak etse ve can yakmak istesen de susup yaralamamayı seçmek. Bu zor. İyi insan olmak hissiyatla anlatılır bir durum değil. İrade gerektiriyor.
İrade, İngilizce “will” demek. Will aynı zamanda gelecek zaman kipi… İrade’nin uzun soluklu bir şey olması gerektiği gibi İngilizce üzerinden saçma bir kelime oyunu geliyor aklıma.
Kelimelerle oynamak, kelimeleri düşünmek güzel… Şu anda tahta masanın üzerinde duran sarı limonata, Ege’den esen yel de…
19.00
İnsanlar teker teker terkediyor ören yerini. İnsanları izliyorum. Zihnime kazıyorum bazılarını. Çocuğuna ilk kez bir antik kenti gösteren anneyi, telefonundan horon havaları çalarak Karadenizli olduğunu herkese göstermeye çalışan adamı, her şeyi bırakarak bu köyde biber yetiştiren Beyhan'ı, tarla sahibi kendisine biber vermedi diye Biber Evi diye ufacık taş bir pansiyon işleyen Günay Amca'yı...
İnsanları izliyorum. Bazen de soruyorum kendime. Kaç insanın anısını saklayabilir bir zihnin içi?
19.00
İnsanlar teker teker terkediyor ören yerini. İnsanları izliyorum. Zihnime kazıyorum bazılarını. Çocuğuna ilk kez bir antik kenti gösteren anneyi, telefonundan horon havaları çalarak Karadenizli olduğunu herkese göstermeye çalışan adamı, her şeyi bırakarak bu köyde biber yetiştiren Beyhan'ı, tarla sahibi kendisine biber vermedi diye Biber Evi diye ufacık taş bir pansiyon işleyen Günay Amca'yı...
İnsanları izliyorum. Bazen de soruyorum kendime. Kaç insanın anısını saklayabilir bir zihnin içi?
22.00
Şimdi gece. Sırtımın ardı Athena Tapınağı. Bugün uzun uzun oturdum tapınağın hemen oradaki bir taşa. Hiçbir şey düşünmedim. Sadece denize baktım. Denizi hissettim.
Derken akşam oldu. Kabak çiçeği dolması, yeni demlenmiş çay derken kulaklarımda cırcır böceklerinin sesi Midilli’ye doğru kaldırıyorum rakı kadehini. İda’nın oksijeniyle sarhoş deliksiz bir uykuya dalmak istiyorum sonra.
Asma yaprakları ardı ay kıpkırmızı. Beyhan’la topladığımız biberler ise nasıl da acı. İnsanın dili yanınca başka hiçbir acısı gelmiyormuş aklına bugün bir kez daha emin oldum bundan. Önümde bereketli İonya’ya hala yerleşme vaktim gelmedi buralara. Daha çok yürümem gerek, daha çok düşünmem, daha çok yazmam gerek…
O zaman Birsen Tezer'le başlayan gün Jülide Özçelik gelsin... Ben de bilgisayarı kapatıp Ritsos okuyayım geceye karşı...
Birgün elbet sen ve ben buluşuruz bir deniz kıyısında...Belki de yıllar sonra rastlarım sana mehtaplı bir yaz akşamında...Ama bugün neden gelmedin...Yalnızca hayalin kaldı bende...Bugün neden gelmedin?
O zaman Birsen Tezer'le başlayan gün Jülide Özçelik gelsin... Ben de bilgisayarı kapatıp Ritsos okuyayım geceye karşı...
Birgün elbet sen ve ben buluşuruz bir deniz kıyısında...Belki de yıllar sonra rastlarım sana mehtaplı bir yaz akşamında...Ama bugün neden gelmedin...Yalnızca hayalin kaldı bende...Bugün neden gelmedin?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder