![]() |
| Addis Ababa sokaklari |
Ülke, adını eski bir yerel dildeki “guleryuz” kelimesinden alıyor. Burası gercekten de guleryuzlu ınsanların ulkesi… Türlü türlü gelenekleri ve adetleri var ulke insanlarinin ama surat asmak asla bunlardan biri değil…
Etrafınızda insanlar size gülerek yaklaşınca siz de kendinizi gülerken buluyorsunuz. Çok düşünürüm İstanbul’da özellikle halk otobüslerinde insanlar neden somurtuyorlar diye burada bir minibüse binin de görün tam bir şamata…
Afrika’da yaşamak çok şey öğretiyor bana. İstanbul’da yaşaya yaşaya her kuşun ayrı sesinin olduğunu unutmuşum. Şimdi –arkadaşlarım arasında namını duymayanın kalmadığı- bahçemde otururken bazen kuşların sesini ayırt etmeye çalışıyorum. Henüz isimlerini öğrenemedim ama renklerine göre ayırt etmeyi başardım bazı kuşları…
Günde en fazla 4 saat uyuduğum yorucu bir haftanın sonunda az önce yine kuşları dinledim. Hani İstanbul’da kulaklığım olmadan pek dolaşmazdım ya burada hayatı dinliyorum müzikten öte iyi geliyor.
*
Her gün güneşli bir güne uyanmak da çok garip bir his. Üstelik ömrünün 24 yılını 4 mevsimi geçirerek ve elbette bazı sıcak ve soğuk günler söylenerek geçiren biri için alışmak biraz zor oluyor. Hele de bıraktığım İstanbul’umun şimdi kış olduğu düşünülürse… Düşünsenize yaz-kış kreasyon diye bir derdi olmayan bir yer burası bütçeden tasarruf bildiğin…
Bu kadar bereketli üstelik topraklarının yüzde 80’inden Mavi Nil geçen bir ülkenin tarımsal yetersizliği ise can yakıyor. Semira ile özellikle başkentteki Birleşmiş Milletler kuruluşlarını konuştuk. Tamam yardım etmek istiyorlar ama yabancılar buraya geldikçe ben iyileşen şartları göremiyorum nedense dedi. Bu elbette görece bir kavram birçok örnekle desteklenebilir ya da yalanlanabilir ama bu cümlesi bana tam da şu sıralar okuduğum Frantz Fanon’un “Siyah Deri Beyaz Maske” kitabını hatırlattı. Ayrımdan bahsederken “beyaz” ve “siyah” ayrımıyla yaşayan onca kişiye rastlıyorsun ama buralarda düşünülmesi gereken bir başka şey insanın kendini “siyah” tabir etmesi de… Kişinin kendine yaptığı ayrımcılığı tanımak da canını yakıyor insanın…
Ve bütün bu cümleleri düşünürken Fanon’un bir cümlesi çınlıyor kulaklarımda: “zekaya ve felsefeye insanların eşitliğini kanıtlamak için başvurulacaksa eğer, onlara insanların imhasını meşrulaştırıcı silahlar olarak da sık sık başvurulduğu unutulmamalıdır asla”
*
Bambaşka bir gerçeklikte yaşıyorum bu dünyanın bir ucunda… Öyle güzel insanlar tanıyorum ki kahkahalar atıyorum ve ben “amharikçe” konuşmaya çalıştıkça da insanlara bana kahkaha atıyor. Özellikle teşekkür ederim teleffuzumda bir sorun var herhalde sürekli gülümsetiyorum insanları. Olsun bu da iyi… Ben de gülüyorum onlar gülünce.
| Mama |
| Etiyopya yemekleri |
Sonra sırtlanlar var burada. Bu da mutlaka yazılması gereken bir konu. Burada yaşayanlar ya da yaşamaya alışmışlar için gündelik bir mesele ama ben ilk duyduğumda gözlerimi büyüterek “sırtlanlar mı” diye sormaktan alamadım kendimi. Akşamları özellikle yeşillik alanlarda yürüyüşe çıkmak tehlikeli buralarda. İnsanlardan değil yahu meğer aç kalan sırtlanlar şehre iniyorlarmış bazı bazı… Yine de herkesin dediğine ben de katılıyorum , sırtlan bile kendisine zarar vermeden sana zarar vermiyor. Mevzubahis hayvanlardan açılmışken belirtmek gerek bizim Türkiye’de gördüğümüz aslanlar “imitasyonmuş” yahu! Aman sakın buradakilerle karşılaşmasınlar… Aslanın neden korkutucu olduğunu anlamak için Afrika boyutları ile düşünmek gerekiyormuş.
*
Öğrenemem sandığım bir başka şey ise hayatımı daha basit ve yavas yaşayabileceğim. Çayın kahvenin tadını daha bir çıkarıyorum sanki…Daha yavaş. Ya da gecikmeler artık çok da rahatsız edici gelmiyor bana… Zaman geçiyor ve aslında acele etmeyince de yetişmesi gerekenler yetişiyor. Tabi bazen çıldırabilecek noktaya geliyorum ama alışıyorum. Bu da bir süreç ve benim için büyük bir sınav…Her iki aksamda bir disari cikmak gerekmiyormus mesela ( gerci gun boyu sehrin muhtelif yerlerinde oldugum ve aslinda geceleri de baya bir yer ogrendigim icin bu yorum cok gercekci olmayabilir)
Sabırlı olmak. Belki de hayatımda en zor başardığım şeylerden biri bu benim. Sabredememek. İllaki bir şeyler yapacağım illa ki sürece müdahale edeceğim illa ki arayacağım soracağım asılacağım… Belki de yapılması gereken bu değil diye düşünüyorum şimdi. Elbet can çıkar huy çıkmaz ama insanın kendini bazı konularda eğitmeye çalışması da keyifli. Yahu gerçekten bu ülkede bu kıtada kendimden keyif aldığımı hissediyorum ya yüzümü en çok güldüren o…
Yine de koşuşturmaca var tabi…Sanırım hiçbir zaman yeterince zaman ayıramayacağım okumak istediğim kitaplara… Ya da yazmaya. Hele oksijenin az olduğu bir ülkede uykuya daha önceki hayatınızda ayırdığınızdan daha fazla zaman ayırıyorsanız şu pencere önü kitap okuma işi zaman zaman sekteye uğruyor…
*
Her gün yeni şeylerle karşılaşırken anlatmak istediğim öyle şey var ki… Mail arkadaşlarım oldu benim. Bazen bazı kişilerle İstanbul’da yan yana konuşamadığımızca konuştuğumu fark ediyorum. Her zamanki hayatından uzak kalınca o hayata dair “asıl” olanlar belli ediyormuş kendini. Bu bildiğim ama henüz deneyimlemeye fırsat bulamadığım bir şeydi. Bunu görmek de şaşırtıyor beni… Düşündüğün şey ile karşılaşmak farklı bir şaşkınlık yaratıyor insanda…
İstanbul’a ve ülkeye şarkılarla tutunuyorsun en çok. Dinlemediğimce Türkçe müzik dinler oldum şu on birkaç gündür mesela. Şimdi yazarken de Ahmet Kaya çalıyor. “Kendine iyi bak beni düşünme su akar yatağını bulur” diyor… Gerçekten de eğer hayatını “izlemek” değil “yaşamak” istiyorsan su bir şekilde akıp yatağını buluyor. Yaşamak biraz da sahip çıkmak her şeyden önce kendi hayatına… Hem sevincine hem de acına… Kaçmak başka bir ülkeye gitmek değilmiş onu anladım çünkü kendinden kaçamıyorsun ve kendinle yüzleşmeye karar verdiğin an kendinle birlikte hayatında ne istiyorsan hepsine birden sahip çıkıyorsun sanki…
Benim şu an hayatımda en çok sahip çıkmak istediğim şey “mesleğim”. Bildiğin aşk tazeliyoruz kendisiyle… Üstelik ne çok şey öğreniyorum aa diyorum meğer benim İstanbul sıkıntımın bir yanı rutine binmek ile ilgiliymiş…Mesleğe aşkı yenilerken sürekli yeni bir şeyler öğrenmek var ya sanırım kelimelerle anlatılabilecek bir duygu değil o zaten. Ama sahip çıkınca, neyin senin için daha değerli olduğunu bilince bazen “anlamsız” gelen mücadelen bile anlamını bulmaya başlıyor. Gerçekten bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyorsun mesela, umut var ediyor kendini gözlerin parlıyor ve parladığını hissediyorsun. En azından bu aralar benim için böyle ve o yüzden bazen sesli bazen yazarak söylüyorum “dışarıda gürül gürül bir hayat akıyor”.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder