Sayfalar

11 Aralık 2011 Pazar

Bazi anlari anlatmak imkansiz ve bu dunyada Ziway Golu diye bir yer var...





Bazı anları yazmak imkânsız. Ancak yazmayı deneyebiliyorsun. Afrika işte bazen öyle anlar hediye ediyor bana… Buralara geldiğimden beri mutluyum, zaten önüme gelene de keyfimin yerinde olduğunu söylüyorum ama iki gün önce öyle bir an yaşadım ki kendi kendime şunu dedim: “Ben Afrika’ya gelmesem olmazmış, ben olmazmışım.”


Ziway Golu 
Bir çiçekçilik haberi için çıktık Zıway şehrine doğru. Yola çıkmadan önceki gece kenti araştırdıkça bambaşka yazılar çıktı karşıma. Saat gece yarısını geçmişken insanlığın en eskisine dair efsaneler okurken buldum kendimi… Derken yol başladı, haber yapıldı, bol bol kahkaha atıldı. Derken dönüş yolu öncesi kentin yanındaki Zıway gölüne de bakıp gidelim diye karar verdik. Göl kıyısına geldiğim an ise nefesim kesildi adeta. Bildiğin kaçıp gittim göl kenarına diktim gözlerimi… Adı göl ama bildiğin bizim Ege hatta aa şu karşısı Kos diye şaka bile yaptık işte o kadar Ege…

Asıl büyü ise daha başlamamış. Gölün bir kıyısında öteki ucuna yürürken bir yere döndüm ve bildiğin dünyadaki bütün kuşların öttüğü ağaçların arasında buldum kendimi. Tam karşımda ömrümce görmediğimce büyük bir ağaç, ağacın yanı başında bembeyaz bir at ve ağaçların arasına gözünü diktikçe seslerini ve renkleri ayırt edebildiğin yüzlerce belki binlerce kuş… ( Olamıyor işte kelimeler mümkün değil bazı güzelliklerin anlatılmasına…)

Anlar sadece geriye kalan
Derken başka bir an. Ölürken hani bazı anlar geçermiş ya gözünün önünden öylesi bir an. Dünyanın en güzel rüzgârı esiyor, gün laciverte dönerken bir ağaç kütüğünün üstünde önünde gökle aynı renge bürünen bir göl… Başını kaldırıyorsun dolunay giderek daha da parlak ve ayın yüzeyindeki iniş çıkışları sayabiliyorsun neredeyse… Dünyanın en güzel rüzgârı boynuna sardığın şalı nasıl da dalgalandırıyor. Açıyorsun saçlarını birandan bir yudum alıyorsun. Hava kararıyor giderek ve sen göl kıyısına yürüyorsun. Dalgaları izliyorsun uzun uzun… Öyle bir an, anlattıklarım ve anlatamadıklarım kadar. İnsan mutluluktan ağlar mı işte o an gözümden bir damla yaş süzüldü ve derken kahkaha attım. Kendim olduğumu ve kendimden alabildiğine mutlu olduğumu hissettim o an.


Ertesi gün bambaşka bir rüya… Yitip gidenlerin peşinde sabahın 4’ünde bir kayıkla o güzelim gölün ortasındaki adalara gitmece… Anlattıkça anlatmak istemek ve anlatamamak. Bilgisayar başında o anı düşündükçe yüreğin kendini tamamlanmış hissetmesi. İşte bunlar benim iki günlük Zıway gezim ve ötesinde bana kalanlar... Her şey ve en çok saf mutluluk.

Zıway gezisinin bir yerinde kameramanım Ensar’a döndüm – ki kendisi Afrika ile tam anlamıyla aşk yaşıyor – “İşte şimdi anladım Afrika’yı neden bu kadar sevdiğini” dedim. Afrika’da olmanın keyfini anladım sanıyordum, sevdim sanıyordum ama Afrika’ya âşık olmam için mutlaka Zıway kenarında dünyanın en güzel gün batımının ve en güzel dolunayını yaşamam gerekiyormuş demek ki…
*

Bazen reddedeyim bazen kabul edeyim hayatın tadını çıkarmadan edemiyorum. Doyamıyorum sanki yaşamaya ve yaşadıkça daha çok keyifleniyorum. O en vazgeçemediğim yazmak bile daha bir anlam kazanıyor ve elbette büyük aşk yaşadığım mesleğim de…

Afrika’nın bana anımsattığı ve geri dönülmemecesine kabul ettirdiği bir şey de bu işte: “Yaşamadan ve anlatmadan yapamamak.”  İstanbul’unda özellikle bunaldığı anlarda kendine “ya sonra, e peki ne için” gibi sorular soran bendenizin soruları giderek daha çok değişiyor. Sorduğu soruları da daha bir net söyleyebiliyor dünyaya ve en çok da kendine…

Devasa orumcek aglari
Bir de cesaret. Bu cesaret konusu önemli aslında… Bildiğin hamamböceklerinden bile delicesine korkan ben ömrümde hayal edemeyeceğim örümcek ağlarının ve ağlara asılı onlarca kocaman örümceğin arasından duraksamadan geçebiliyorum. Çünkü yolun sonunda adanın tepesindeki kiliseyi görmek var mesela… Bu küçük yaşamsal bir örnek ama aslında bir bütün özetliyor. Yaşamak görmek adına o bir adımı ve devamındaki adımları atabilmek. Üstelik insana insandan geldiğince zarar hiçbir hayvandan gelmiyor. Dünyanın “tehlikeli” tabir edilen hayvanlarının “doğal” olduğu topraklarda bunu çok daha net anlıyorsunuz. Yani mesela sandalla yakınından geçtiğiniz Hippo siz ona zarar vermedikçe otlarını yemeye devam ediyor.

Bu cesaret konusu çok önemli. Çünkü cesaret ettiğin an hayat ve yaşayacağın her şey ayaklarının dibinde… Göreceğin en güzel manzara da, verebileceğin en büyük mutluluk da, yazabileceğin en güzel yazı da, yaşayabileceğin en güzel aşkta. Bu filozofça bir cümle değil sadece deneysel bir tanımlama…

Ve cesaret başkalarının cesaret edemeyeceği şeyler yapmak değil senin “aa ben yapmam” dediklerin ya da aklından geçirip bir türlü gerçeğe dökemediklerin ve tam da o yüzden cesaret. Bir küçük kız çocuğu ile etrafındakilerin ne diyeceğini umursamadan çimlerde koşabilmek mesela…

Ya da kendini biraz da korumak için kendin de öyle sanırken sandığının aksine hiç de “materyalist” olmadığını ya da tam bir “hayalperest” olduğunu kabullenmek. Bu ve daha bir sürü şey işte…

*
Kabullenmek ve başkaldırmak. Bunlar da üstüne düşündüğüm kavramlar burada. Artık istediğimce hayal edeyim tüm bir dünyayı değiştiremeyeceğimi biliyorum ama tüm bir dünyayı değiştirebileceğimi de… Bir insanı sevmekle başlıyor her şey çünkü. Kendi etrafımdakileri mutlu etmenin önemini daha bir anlıyor ve düşünüyorum mesela.  Ve o çevremdeki insanlar için en azından “kendi” yapabileceğimin önemini de anlıyorum günden güne…

Biraz da büyümek için gidiyorum demiştim Afrika’ya. Biraz daha büyüyorum buralarda.  Ayaklarım daha bir basıyor yere ve ayaklarım daha bir yere bastıkça kendimi daha bir tanıdıkça bir yandan da daha bir uçuyorum havalarda… Keyifleniyorum kendimden ve kendimin keyfimi çıkarıyorum.

Bir an annemin attığı bir maili okudum bu satırları yazarken. Bana kardeş doğduğunda onunla konuştuklarımı anlatmış. Annem bilerek Emir’i uyuduğu odada yalnız bırakmış acaba Gözde ne yapacak kıskanacak mı kardeşini, izleyecek mi korkacak mı diye düşünerek. Ben gitmişim yanına Emir beyin ayaklarını tutup seninle daha çok gezeceğiz küçük ayaklım demişim dört buçuk yaşımda. Büyüdükçe bir yanımın çocuk kaldığını ve o zaman da şimdiki gibi “gitmeden” yapamayacağımı daha bir anladım o mailde ve büyümenin öyle çok da can acıtıcı bir şey olmayabileceğini de fark ediyorum bu topraklarda biraz daha büyürken…

Başkaldırmadan da edemiyorum hani. Annem o mailde bazı şeyler sormuş. Bunlar hayat içindeki konumun mu yoksa sen misin diye… O başkaldırmadan edemeyen kişinin kendim olduğunu da daha bir anladım mesela. Yani hamurumda var ne yapayım üstelik şikâyetçi de değilim bundan… Başkaldırmak da fevri olmak da benim için bir ben özelliği… Üstelik bazı şeyleri değiştirmek gerekmez ki onlarla gayet keyifli yaşayabiliyorken… Öyle değil mi ama?
*
Tabi hala zaman zaman keyifsiz anlarım oluyor. Bir insan özelliği… Bunalıyorum bazen. Kendimi yine başka yollarda hayal etmekten alamıyorum kimi zaman. Ya da bazı bazı çok olmasa da İstanbul’u düşünüyorum. Canımı nasıl da yakıyor o çok sevdiğim Emek sinemasının yıkılacak olması. Bir yanım Emek’i düşünürken bir yanım İstanbul’umda Beyoğlu’nda yaşadığım o güzel anlara gidiyor. Mesela bu sabah öyle bir an yaşadım. Biri bir şarkının linkini yollamış bana. Bir baktım Gesi Bağları… Selda Bagcan çalmaya başladı bahçeme karşı. “Gesi Bağlarında dolanıyorum yitirdim yârimi, aman aranıyorum. Bir çift selamına güveniyorum, gel otur yanıma hallarımı söyleyim, halımdan bilmiyor ben o yâri neyleyim…”

 O an nasıl da özledim İstanbul’u.  Beşiktaş’ta bir çay içmek istedim Yeşim’le. Anlatmak istedim ona bir şeyleri… Ya da bir sahafta aradığım bir kitabı bulmak bir dostla Danışman geçidinde işten söylenmek. Kuzguncuk’ta bir pazar sabahı Nilgün Marmara okumak da istemedim değil hani ya da Çağrı ile Kadıköy sokaklarında biraz da üşüyerek turlamak.  Sevgiliye sevdiğim bir mekânı heyecanla tanıtmak istedim mesela bir an ve en iyi yemeğini önermeyi ya da kafamda biraz iyiyken eski bir İstanbul şarkısında hislenmeyi. Sabah üşüyerek uyanmak istedim bir an ve Akaretlerden evime o çok sevdiğim yolda ağaçlara baka baka yürümeyi…

Özlüyorum İstanbul’u bazen. Bıraktıklarımı da. Bunu reddetmek yalan olur. Bense hayata dair yalanlar söylemek istemiyorum. En çok da kendime… İstanbul’u özlediğim doğru ama dönmek istemiyorum. Bir yeri bir şeyi özlemek ve orada olmak istemek bambaşka şeyler… Başkalıkların farkına varmak gerek.

Farkına varmak ve istediğini seçmek. Bir gün gelecek ben yine İstanbul’u seçeceğim. Kalbimin en derininde biliyorum bunu… Sonunda bağlanacaksam eğer bir yere burası İstanbul olacak. Sevdiğim adamla dünyanın bütün şehirlerini keşfetsem nehirlerini geçsem sınırlarında pasaportumu göstersem de bir gün yerleşmeye karar verirsem adres göstereceğim şehir olacak İstanbul... Ama daha değil. Ömrümün Afrika yollarında ve kim bilir daha ne yollarında nelerin peşinde özleyeceğim şehrim olacak İstanbul bir süre daha…

Ve elbette boş bulunan anlarda onca yaşanan arasında bir iki günlüğüne de olsa kaçıp havasını koklayacağım. E ne de olsa gitmeden olmaz ama ben ben isem eğer bir yanım İstanbul’a ait olmadan da olmaz…  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder