Sayfalar

24 Haziran 2012 Pazar

"Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında"


Bugün sırtımı denize, yüzümü kitaplara çevirip, mavi koltuğumda çay eşliği o bilindik “okuma – trans” arası hallerimden birini daha gerçekleştirdim. Bu kez elimde daha Afrika’dayken okumayı kafaya koyduğum Murat Gülsoy’un “Baba Oğul ve Kutsal Roman” kitabı vardı. Dura dura, kurgu ilerlerken ben de Ahmet Hamdi Tanpınar’ı ana ana okudum kitabı.

Benim Aşiyan’ımın değişmezlerinden Tanpınar’ın mezarıyla karşılaştım derken.  Fonda Vivaldi çalıyordu. Keman konçertolarından biri. ( Zaman zaman ritüellerimdendir, bir kitaba gömülecekse o gün illa ki Vivaldi çalacak günleri)

Defalarca, onca zamandır artık ezbere bildiğim o sözleri okudum. Anımsadım. Tekrarladım.

“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında.” 


Tanpınar'ın Aşiyan'daki mezar taşı 

Ah benim Araf halim dedim, okuduğum kitapları da sana göre seçiyorum diye mırıldandım kendi kendime. Komodinin üstündeki oynar aynada duvarın mavili morlu boyasını gördüm, boyanın önünde kendi ayaklarımı. Gittiği yerlerde ayaklarının fotografını çeken Yeşim’i anımsadım. Sonra cümleyi bir kez daha tekrar ettim, bu sefer sessizce “araf” halimi düşündüm.

"Caught in the Middle"
Kitabı bıraktım bir an, çayımdan bir yudum aldım. Sanki acelem varmışçasına telefonda sevgiliyi aradım. Nefes nefese bir cümle var biliyor musun diye başladım söze. Derken kendime getirdim konuyu. Neden bir yanım sürekli yollarda bir yanım yerleşmek istiyor diye sordum. O daha cevap vermeden devam ettim konuşmaya. Mesela bir yanım onca kitabı sana okuyup tartışabiliyor, Adorno’dan başlayıp Virginia Woolf’un Orlando’sundan çıkan cümleler kurabiliyorum derken bunları bir yana bırakıp onu takip eden 10 dakika içinde internetten Muhteşem Yüzyıl izleyip domestik yanımı sonuna kadar yaşayabiliyorum.  Sen böylesin dedi, sanırım seninle de benim gibi uçları aynı anda yaşıyorsun diye beraberim diye cevap verdim. ( Tabi bu özeti, bazı anlar bir telefonda konuşma canavarı kesildiğimi de itiraflarımın bir köşesine sıkıştırmalıyım sanırım)

Gerçekten de böyle, bir yanım İstanbul’un eski tango ezgilerinde dolaşırken bir yanım Ege’de bir salıncakta olmak istiyor, bir yanım ortaya çıkıp hadi Afrika’da özgürlüğün son noktasını yaşayalım diyor ama diğer yanım annemle birlikte Bursa’da tavşan kanı bir çay içip dedikodu yapmak istiyor.

Zor bir ruh hali bu. “Keşke” çok olmasa da hayatımda “ya” sorusu beynimin içinde cirit atıyor. Derken kimin söylediğini tam hatırlayamadığım bir cümle midemin ortasına oturuyor. “Her tercihi kişi kendi yapmıştır, bir şeye zorlanmak diye bir şey yok.”

Öyle gerçekten de, kendimiz yapıyoruz sonuçta tercihleri.  O “ya” kısmını bazen görmezden geliyoruz, bazen inadına ilerliyoruz, bazen mücadele etmekten yoruluyoruz, bazen inada bindiriyoruz her şeyi. Yine de “ya”lar ortaya çıkıyor zamanla. Öğrendikçe, yaşadıkça, küllendikçe ve küllendirdikçe…

Derken yine Tanpınar’ın o cümlesine çıkıyor belki de her şey. En azından benim hayatımda. Akşam oluyor, rüzgar esiyor ve ben mırıldanıyorum. “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında.” 

Dilemma me babe! 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder