İngilizce’de “Coffee Table Magazin” diye bir bir tanımlama
var. Türkçe meali “Kahve masası dergisi” olan bu tanımlama okunup geçilen
dergileri anlatıyor. Ama aslında bu “coffee table magazinler” hayatımızda bize
düşünme anı sağlayan araçlar…
Yani hangimiz “aa
hadi hayatımdaki ahval ve gidişatı masaya yatırayımda şöyle uzun ve afili bir
saptamasını yapayım” diyoruz ki. Belki sevgililerimizle tartışırken bir anda
kendimizi uzun cümlelerin içinde yersiz felsefi tanımlamalarda buluyoruz ya
onun bile amacı hayatın “hal ve ahvali” üzerine kafa yormak değil aslında.
Çabuk tüketen
toplumların tüketimsiz yaşayamayan bireyleri olarak, işte bu yegane ve bize
özgü dünyamızda kaybolmak için aslında bizi bir anda bir noktadan yakalayan bu
tarz popüler kültür öğelerine ihtiyaç duyuyoruz. Çağımızda, “çağımızın insanını
oynuyoruz” ne de olsa. Çok darda kalınca da kimimiz bir Madam Bovary göndermesi
yapıyor, kimimiz bir Dostoyevski selamı çakıyor derken konu yine değişiyor,
dönüşüyor. Biz, bize ait ve bir o kadar bize ait olmayan cümleleri geçip
gidiyoruz.
![]() |
| Dergili kahve sehpası |
İnternette
gezinirken böyle bir sehpa fotografı gördüm ve bunları düşündüm. Ardından
kendimin bir sehpa olduğunu ve okuduklarım, yaşadıklarım ve tanıdıklarımın
kendi deliklerimden geçerek bana bağlı ve benden bağımsız gerçekler
oluşturduklarını. Beni tanıyanlar bilir ara sıra kendimi ve başkalarını ilginç
benzetmelere konu ederim.
Ama gerçekten bu
fotograf ile bizim yaşantılarımız arasında hiç mi bağ yok?
*
Biz filtreler ve
filtrelenirken hayat devam ediyor bir yandan da. Etrafta bir 21 Aralık Kıyamet
sendromu… Kimi 3000 dolara otel odası satma peşinde, kimi geyik yapıp twitter’da
retweet edilmek. Popüler kültür bu sefer de Maya ayağından vuruyor bizleri. İç
gündemimizde Hürrem – Firuze kapışması ve başbakanın Muhteşem Yüzyıl açılımı,
daha geniş boyutta Maya Takvimi ile gelecek olan kıyamet, ara vadede “uluslar
arası prensesimiz Kate”in hamile olmasının yarattığı infial…
Çok eğleniyoruz
çok.
*
T.S. Elliot’un
sevdiğim bir sözü var: “Hayatımı kahve kaşıkları ile ölçüyorum” diyor. Bir de
Orhan Veli, “Rakı şişesinin içinde balık olsam” diye serzenişte bulunuyor. Ben
dahil çoğumuz kendi “entelektüel” birikimlerimiz ışığında felsefe de edebiyata
göndermeler yaparak kendimi tatmin ediyoruz.
Evet, bu bir
özeleştiri. Bu bir genel eleştiri…
Edebiyat ve yeni
edebi keşiflere “Türk misali” bakışımı değiştirmek istiyorum çünkü. Hayatımın
çoğunu İstanbul’da geçirdiğim ve edebiyata “İstanbul” filtrelerinden baktığım
zamanlar beni rahatsız ediyor çünkü. Hala genelde İstanbul edebiyat
çevrelerinin okuduğu kitapları da okuyorum, üstüne kitap eklerini,
eleştirilerini de… Ama başka şeyler de okuyorum artık. Eskiden olduğu gibi…Tek
fark giderek daha bir fark etmem, belirli kalıplar içinde kendi edebi
idollerimiz ile sıkıştığımız fanusun dışındaki hayatı ve edebiyatı fark etmem.
Örnek vermek
gerekirse;
Hepimiz Barış
Bıçakçı’yı seviyoruz ve İhsan Oktay Anar’ın son kitabını heyecanla bekledik, Şule Gürbüz'ün son kitabı kesinlikle ruhumuza dokunuyor. (
Ve evet ben de bu yazarlara bayılıyorum ve merakla yeni çıkan yazın eserlerini
yalayıp yutuyorum.) Ama fark edemediklerimiz de var, üstelik herkesi Tanpınar
ile karşılaştırmak ya da benzer çevreleri içinde en az iki haftada bir bir
araya gelip, benzer kitapları tartışan insanlar olmak olmuyor azizim. Biraz
daha geniş bakmamız gerekiyor. Yoksa dar alanlarımızda o çok sevdiğimiz
yazarları da hiç fark edemediğimiz çok iyi yazarları da tüketiyoruz.
İlla ki bazı
yayınevleri iyi kitaplar çıkarmıyor bu dünyada, illa toplu tapınma ürünü olan
yazarlar edebi ufukları genişletmez, her hayatı saptayan cümlenin de aforizma
olarak kullanılması gerekmez.
Yanılıyor muyum?
Fark etmez.
Bireysel dünyamda bireysel düşüncelerimle var olmaktan keyfim gayet yerinde.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder