Sayfalar

3 Aralık 2012 Pazartesi

Kahve Masası dergilerimiz, muhteşem gündemlerimiz ve peygamberleştirdiğimiz edebiyat şaheserlerimiz...


İngilizce’de  “Coffee Table Magazin” diye bir bir tanımlama var. Türkçe meali “Kahve masası dergisi” olan bu tanımlama okunup geçilen dergileri anlatıyor. Ama aslında bu “coffee table magazinler” hayatımızda bize düşünme anı sağlayan araçlar…

Yani hangimiz “aa hadi hayatımdaki ahval ve gidişatı masaya yatırayımda şöyle uzun ve afili bir saptamasını yapayım” diyoruz ki. Belki sevgililerimizle tartışırken bir anda kendimizi uzun cümlelerin içinde yersiz felsefi tanımlamalarda buluyoruz ya onun bile amacı hayatın “hal ve ahvali” üzerine kafa yormak değil aslında.

Çabuk tüketen toplumların tüketimsiz yaşayamayan bireyleri olarak, işte bu yegane ve bize özgü dünyamızda kaybolmak için aslında bizi bir anda bir noktadan yakalayan bu tarz popüler kültür öğelerine ihtiyaç duyuyoruz. Çağımızda, “çağımızın insanını oynuyoruz” ne de olsa. Çok darda kalınca da kimimiz bir Madam Bovary göndermesi yapıyor, kimimiz bir Dostoyevski selamı çakıyor derken konu yine değişiyor, dönüşüyor. Biz, bize ait ve bir o kadar bize ait olmayan cümleleri geçip gidiyoruz.

Dergili kahve sehpası



İnternette gezinirken böyle bir sehpa fotografı gördüm ve bunları düşündüm. Ardından kendimin bir sehpa olduğunu ve okuduklarım, yaşadıklarım ve tanıdıklarımın kendi deliklerimden geçerek bana bağlı ve benden bağımsız gerçekler oluşturduklarını. Beni tanıyanlar bilir ara sıra kendimi ve başkalarını ilginç benzetmelere konu ederim.

Ama gerçekten bu fotograf ile bizim yaşantılarımız arasında hiç mi bağ yok?


*

Biz filtreler ve filtrelenirken hayat devam ediyor bir yandan da. Etrafta bir 21 Aralık Kıyamet sendromu… Kimi 3000 dolara otel odası satma peşinde, kimi geyik yapıp twitter’da retweet edilmek. Popüler kültür bu sefer de Maya ayağından vuruyor bizleri. İç gündemimizde Hürrem – Firuze kapışması ve başbakanın Muhteşem Yüzyıl açılımı, daha geniş boyutta Maya Takvimi ile gelecek olan kıyamet, ara vadede “uluslar arası prensesimiz Kate”in hamile olmasının yarattığı infial…

Çok eğleniyoruz çok.

*

T.S. Elliot’un sevdiğim bir sözü var: “Hayatımı kahve kaşıkları ile ölçüyorum” diyor. Bir de Orhan Veli, “Rakı şişesinin içinde balık olsam” diye serzenişte bulunuyor. Ben dahil çoğumuz kendi “entelektüel” birikimlerimiz ışığında felsefe de edebiyata göndermeler yaparak kendimi tatmin ediyoruz.

Evet, bu bir özeleştiri. Bu bir genel eleştiri…

Edebiyat ve yeni edebi keşiflere “Türk misali” bakışımı değiştirmek istiyorum çünkü. Hayatımın çoğunu İstanbul’da geçirdiğim ve edebiyata “İstanbul” filtrelerinden baktığım zamanlar beni rahatsız ediyor çünkü. Hala genelde İstanbul edebiyat çevrelerinin okuduğu kitapları da okuyorum, üstüne kitap eklerini, eleştirilerini de… Ama başka şeyler de okuyorum artık. Eskiden olduğu gibi…Tek fark giderek daha bir fark etmem, belirli kalıplar içinde kendi edebi idollerimiz ile sıkıştığımız fanusun dışındaki hayatı ve edebiyatı fark etmem.

Örnek vermek gerekirse;

Hepimiz Barış Bıçakçı’yı seviyoruz ve İhsan Oktay Anar’ın son kitabını heyecanla bekledik, Şule Gürbüz'ün son kitabı kesinlikle ruhumuza dokunuyor. ( Ve evet ben de bu yazarlara bayılıyorum ve merakla yeni çıkan yazın eserlerini yalayıp yutuyorum.) Ama fark edemediklerimiz de var, üstelik herkesi Tanpınar ile karşılaştırmak ya da benzer çevreleri içinde en az iki haftada bir bir araya gelip, benzer kitapları tartışan insanlar olmak olmuyor azizim. Biraz daha geniş bakmamız gerekiyor. Yoksa dar alanlarımızda o çok sevdiğimiz yazarları da hiç fark edemediğimiz çok iyi yazarları da tüketiyoruz.

İlla ki bazı yayınevleri iyi kitaplar çıkarmıyor bu dünyada, illa toplu tapınma ürünü olan yazarlar edebi ufukları genişletmez, her hayatı saptayan cümlenin de aforizma olarak kullanılması gerekmez.

Yanılıyor muyum?

Fark etmez. Bireysel dünyamda bireysel düşüncelerimle var olmaktan keyfim gayet yerinde. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder