Sayfalar

20 Ağustos 2014 Çarşamba

"Sesinde ne var biliyor musun/ Söyleyemediğin sözcükler var"

 Hayat gerçekten ilginç… İnsanlar hayat tekerrürlerden ibaret derken evet ya öyle deyiveriyorsun. Sonra zaman geçiyor, öyle günler haftalar değil. Bildiğin aylar ve hatta yıllar…

Bir an, bir gün, bir yerde. Tamamen başka bir an, tamamen başka bir gün ve tamamen başka bir yerde. Bir olay oluveriyor. Tamamen alakasız. Sana bir zaman yazdıklarını yazdıran olayla tamamen alakasız bir durum. 

Üstelik yıllar geçmiş. Bir cümle kuruyorsun.  O kadar tanıdık geliyor ki o cümle… Sonra mesela o an bir telefonun ucundasın, susuyorsun ve kapatıyorsun o telefonu. Boşluğa bakıyorsun. O cümle aklında tekrarlanıp duruyor, hatta tüm sosyal medyada paylaşıyorsun.

Evine gidiyorsun. Geç bir saatte. Kimse bir şey sormasın istiyorsun. Bir bira açıyorsun kendine. Sonra bilgisayarını açıyorsun. Nicedir yazmamışsın bloğuna. O geliyor aklına, sonra benzer bir cümleyi kurduğun bir zaman.

Bir an onca yıl öncesine gidiyorsun, bir bıçağın saplanışını anımsıyorsun. Nasıl ağladığını, nasıl sokaklarda bomboş yürüdüğünü… O yazıyı yazmadan önce İstanbul’da çok soğuk bir Pazar günü olduğunu, yağmur yağarken gözyaşlarının daha hızlı aktığını… Sonra oturup nasıl da o yazıyı yazdığını.

Bu kez ağlamıyorsun. Ama zaten olayın da yakından uzaktan ilgisi yok. Ama bir anda geçmişinin tüm eksik parçaları bütünleniyor içinde. Geçmişi affettim demişsin ya yalan, affedememişsin. Bal gibi de affedememişsin. Çünkü yine Cemal Süreya okuyorsun işte, onca şiirine bakıp gidip Üvercinka’yı açıyorsun sonra. Oysa ki Üvercinka ezberinde ve oysa ki o şiir olmasa sen mesela Afrika’ya gitmezmişsin.
Oysa şiirler gibi yollar da geçip gitmiş, sen kendini ararken meğer aramamışsın. Çünkü kendi kaybettiğin yerdeymiş.  Çünkü Cemal Süreya varmış. Üvercinka’nın dışında da yazmış.

Mesela şöyle yazmış…
“Şimdi ben burdayım ya / Olmayabilirim az sonra / Her şeyi yüzüstü bırakabilirim”

Ki bırakmışsın çokça…

Ve o şiir de devam etmiş.

“Yabancım diyorum ona/Geriye kalan bütün kelimeleri de/Kamulaştırıyorum böylece.”

Ki şair bir zaman olmuş yazmış:

“Belki de biraz geç rastladım sana/ Ama her şey geç gelmiyor mu yurdumuza/ 1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi/ Eksikliğe mi alışmışız mutsuzluğa mı yoksa?”

Geçmişi affettim diyorsun ya, affedememişsin. Ne geçmişi, ne de geçmişin bıraktığı izleri… O yüzden hala sığınılacak limanlar arıyorsun kendine. O yüzden bu aralar ülke sınırlarından adımını bile atmıyorsun dışarı, o yüzden varsa yoksa iş diyorsun, o yüzden çalışırken uzaklara dönüyor gözün. Hiçbir şeyi affedememişsin sen, edebilseydin cesaret ederdin.

Geçmişi affedememişsin ki insanların gözlerinin içine bakarak yalanlar söylüyorsun bazen. Çünkü o kadar kırılmışsın ki, kırılganlığını gösterdiğin an yine kırılacakmışsın gibi geliyor. İnanamıyorsun kimseye, güvenemiyorsun ve sen kendi kırgınlıklarını gizlemeye çalışırken insanlar oyun oynadığını zannediyorlar mesela. Ne oyunu kardeşim, ben sadece emin olamıyorum demek istiyorsun ama öyle yorgunsun ki açıklama yapmaktan, evet ya bu bir oyun diyorsun.

Geçmişi affedememişsin ki sevilebileceğine inanamıyorsun mesela. Oysa geçmişte çok, hem de çok sevildiğini de bilirken. Bir an birine “sen kendimi bana değersiz hissettiriyorsun” demişsin ya, o andan beri kendini değersiz hissetmek için elinden geleni yapmışsın.

Sonra bunları yazarken, bir bakmışsın geçmişi affetmişsin sen. Sadece geçmişin kendini tekrarlamasından korkuyorsun. Sadece tekrar cesaret edememekten…Çünkü o zaman cesaret edememiştin. Ya yine cesaret edemezsen?

Ve yine Cemal Süreya giriyor devreye. Biran bitmiş, bir yenisini açıyorsun. Cemal Süraya, dizelerden sana sesleniyor:


“Sesinde ne var biliyor musun/ Söyleyemediğin sözcükler var” 

Bir yudum alıyorsun birandan. Uzaklara dalan bakışının cenaze namazını kılıyorsun her yudumunda. 

23 Haziran 2014 Pazartesi

Bugün günlerden Turgut Uyar...

Bugün günlerden Turgut Uyar...
Nedensizce. Yine aldım elimde "Büyük Saati"... Kapadım kendimi dış dünyaya bir süre..
Güneş daha batmıyordu, hava karanlıktı elimden bıraktığımda...

Son sustum. Yazmak istedim bir şeyler. Onu bile yapamadım.

"Bu durum tek başıma beni suçlandırıyor/ İşte gör sabah akşam başucumdayım."



16 Haziran 2014 Pazartesi

virgülden öncesi: Ama

Meğer içinde “ama” olan ne çok cümle kuruyormuşum.
Üstelik bunu itiraf etmek bile zor. Şimdi bile yazıp yazıp siliyorum işte.
Al bakalım Gözde, atıp tut sonra bir “ama” dilemmasında kendini kaybolmalara ver!
*
Şimdi diyeceksiniz bunca zaman sonra nereden çıktı bu? Efendim şöyle ki bu aralar biraz kendimi çözme telaşındayım. Tamamen kendime odaklandım yani…
Evirip çeviriyor, geçmişten geleceğe uzanan olaylar silsilesinde bazı davranışlarımın nedenleri üzerine kafa yoruyorum bol bol…
Bir sohbet anında bendeki şu “ama” handikabını fark etmem ise biraz yıkıcı oldu. İtiraf etmeliyim.
Meğer bazı olaylara çözüm bulamazken, ben nasıl da “ama”lardan bir duvar örmüşüm kendime. Şu “ama”lar var ya benim olayları “oluruna” bırakmamamın önündeki koca koca sıradağlarmış.
İşte Toroslar ya da Ziganalara benzettiğim, yani Ege sahilleri ile hiç benzeşmediğim ruhumun sıra dağlarında denize giden yollar ararken, kendimi paralel eylemişim.
Yalnız iyi oldu bunu geç de olsa fark etmek… Devam edebilir adına. Çünkü kendime belleğim “her şey geçer” mottoları, aslında kendime söylediğim en büyük yalanların başında geliyormuş.
Öyle geçer deyince geçmiyor kardeşim, sen kabullenince geçiyor. Anlayınca, anlamlandırmak yerine akışına bırakınca…
 “Ama” bir söz verdim kendime… En azından çabalayacağım artık. Biraz daha akışına bırakmaya… Plansız yaşamaya mesela. Bir şey hissedince arkasında durmaya, hesap sormaya, anlamaya çalışmaya değil; yaşamaya mesela…
*
Ne şifreli yazıyorum değil mi? E öyle herkesin okuyacağı mecralarda kendini anlatmak istese de pek o kadar açık olamıyor insan…
Olsun yeni evimde, sadece kendi başıma kurduğum anılarda gecenin bir vakti gülümseyebiliyorum ya, yetiyor bana…
*
Ve meğer ben kırılmaktan ne korkmuşum. Amma kaçmışım senelerdir kendimden… Kendimi arıyorum zannederken aslında sığınaklara doğru dört nala ilerlemişim.
Oysa öğreniyorum bir süredir. Kimsenin yaralarını iyileştiremiyorsun, ancak merhem olabiliyorsun. Kimse de senin yaralarını iyileştiremiyor, ancak merhem olabiliyor. O yüzden hissettiğince yaşamalı insan. Çünkü kaçtıkları, alakasız bir zamanda alakasız bir düzlemde alakasız bir konuşmanın ortasında öyle bir gelip yaralıyor ki seni, döne döne aynı yere geldiğini fark ediyorsun. Durmaksızın geçmişinde takıldığın bazı olayları yaşıyor, yaşıyor ve aslında yaşayamıyorsun.
O yüzden on üç yaşımın o sıcak yazıyla on dört yıl sonra barıştım mesela. İstanbul’da değil de Bursa’da bir liseye başlamamla sonuçlanacak o yazla…
İstanbul ve Bursa… Ruhumun iki yanı… Hayatımın bitmek bilmeyen deniz yolculuğu… O yüzden mi vapurlarda defterlere sarılışım. O yüzden sanki… İstanbul’la Bursa arası o deniz yolu benim arafım. Arafımdı.
Şimdi artık sadece bir deniz yolculuğu… Demleme çay olunca daha bir keyiflenen. Hatta bu aralar Budo’nun o güzel suböreklerine taktığım…

*
Hoş geldin 27. Yaşım…
Hayal ettiğim birçok şeyin olmadığı ama zaten o arada hayallerimin de değiştiği, üstelik değişen hayallerime hatta belki de hayallerimin ötesine ulaştığım an.
İnsan bu yaşta hayatı daha bir anlıyor demişti bir arkadaşım bir zamanlar. Öyleymiş de… Aslında her yaşta öyleymiş. Anlaya anlaya bir hal oluyoruz, sonra işte… yaşıyoruz.

*
Beylerbeyi’nde yeni evimdeyim şimdi. Hayal ettiğimce yüksek tavanlı, iki dakikadan az bir sürede denize ulaşılabilir mesafede. Kafam bozulduğunda ya da mutluluktan içim içime sığmadığında dilediğimce yürüyebileceğim gibi…
En sevdiğim şehirde, aslında tek sevdiğim şehirde, bir başıma ve belki de hayatımda ilk kez kimseye ihtiyacım olmadığını ama kendime olduğunu hissederek.
Geçmişimde sevindirdiğim, üzdüğüm, öfkelendirdiğim, sakinleştirdiğim tüm insanların…
Sevdiğim, sevmediğim, sevildiğim ve sevilmediğim tüm insanların…
Aşkların, ilişkilerin, dostlukların, arkadaşlıkların ve tanıdıkların, tanışıklıkların, paylaştığın anların olduğu bütün o zamanların da ötesinde.
Sadece şu anda, olmak istediğim yerde Beylerbeyi’nde yeni evimdeyim şimdi.

27 yaşımın üçüncü gününü de doldurmuş bir vaziyette. 

25 Mayıs 2014 Pazar

Roma'dan Malta'ya.. ve aslında nereden nereye?

Karadut'un Dondurma Keyfi
Yine yolların ardından kendimi zeytin ağaçlarının arasına attım. Ve elbette Karadut’un yanına… Bir köpeğin sorumluluğunu bu denli alabileceğimi, onu bu denli özleyeceğimi bir yıl önce biri bana söylese yok derdim. Meğer bazı sorumlulukları insan isteyerek  - istemeden üstlenince kaldırabiliyormuş. Karadut’la birlikte geçen şu bir yıl bana bunu öğretti. Ve bir de bir insan ve hayvan arasındaki o sınırsız sevgiyi…
Şimdi ben bunları yazınca belki birileri beni anlamayacaktır. Ama insanların bebeklerinin fotoğraflarını gösterdikleri gibi ben de “kızım” diye Karadut’un fotoğrafını gösteriyorum. Hatta itiraf etmeliyim, bazen kendimi Karadut’un bebeklik fotoğraflarına bakarken buluyorum.
Yalnız benim kız pek bir asi… Gerçi hayvanlar sahiplerine çeker diyorlar. Öyle olunca itaatsizlikleri ve anında durgunlaşan halleri ile bana beni de hatırlatmıyor değil. Benzer şekilde Loca – Nihan ikilisi ( Ki Nihan Karadut’un teyzesi, Loca’da manevi kardeşi olur) bana hak verecektir en azından.
*
Neyse bu haftam yollarda geçti. Bol bol dışarılardaydım. Bir haftada Bursa, İstanbul, Roma ve derken Malta… Hem de Sliema’dan Valetta’ya, Gozo’dan Mdina’ya…
Bol bol müzik dinledim, bir o kadar insanları izledim, yıllardır merak ettiğim Cinecitta Studyoları’nı gezdim falan filan…
Falan filan diyorum ama bir anda kendimi o ünlü Cinecitta Film Studyoları’nda hem de bir anda Antik Roma’nın ortasında bulunca pek keyiflendim. Söylemesem olmazdı. E darısı başınıza…
Sonra İzlanda’ya gitme planlarımı bir anda Malta olarak değiştirdim. Bir gece vakti, kendimi Roma sokaklarına vurmadan hemen önce. Çünkü ben ne zaman karar vermek, iyileşmek ya da kendimi dinlemek istesem kendimi bilinçli/bilinçsiz olarak sıcak deniz kıyılarına atıyorum.
Roma’dan bir saat on beş dakika, bolca düşünce dolu bir uçuşla, bütün operasyonları bitirmiş olmanın rahatlığı ve aslında boşluğu ile gidiverdim Malta’ya… Bir gece vakti bin sekiz yüzlerden kalmış eski bir otelin zemin katında, camı açtığın an rüzgarın efil efil estiği odasına…
Valetta Sokakları
Rodos’u Osmanlı fethedince Malta’ya kaçan St. John şövalyeleri, ünlü Malta Kuşatması’nda adayı Osmanlı’ya yani Müslümanlara teslim etmeyince Malta’da Hristiyanlığın kalelerinden biri olmuş. 420 bin nüfuslu adada 365 kilise var, belki de daha fazla. Kiliselerden çan sesleri bir başlıyor, bitmiyor. Sokaklar da boş olunca, sarı Malta taşlı sokaklardan bir anda bir Ortaçağ şövalyesi çıkacak gibi hissediyorsunuz.
Mdina'da bir Gözde 
Gozo ise Odyssey yani benim o çook sevdiğim mitolojimin en sevdiğim kahramanlarından Odysseus’un destanındaki Calypso’nun Adası. Sırf bunun için bile gitmeye değer. Yani Malta’da teknede bir yerden bir yere giderken adeta mitolojide bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bu o kadar keyifli ki, kendi arkeolojinizle uğraşmayı bırakıp insanı hayatın tadını hiçbir şey düşünmeksizin çıkarmaya zorluyor.
Derken döndüm. Kürkçü dükkanına…
Ama bu kez dönerken, sanki iki yıl önce Afrika’dan İstanbul İstanbul diye bağırarak dönen ben değilmişim gibi tekrar gitmek istedim. Bir başka ülkeye yerleşmek…. Mesela Londra’ya ve bazı öğleler Boots’dan bir sandiviç ya da suşi alıp parkta yemek. Ya da New York’ta elimde kahve kaybolmuş hissetmek sonra kendimi İstanbul’a atmak istemek ama onun yerine ufak bir apartman dairesine girmek.
Bazen İstanbul’u ondan uzakken daha mı çok seviyorum ne?








27 Nisan 2014 Pazar

Unutmak ve hatırlamak...


Nihanla, yine içtiğimiz bir gecenin ardından sabah(tabi ki öğlen ve hatta öğleden sonra) kahvaltısında hayattan konuştuk bugün.

Kendimize özel alışkanlıklarımızdan, kendimizi geride bırakamayışlarımızdan, bir de unutkanlıklarımızdan!
Evet, bu yazının ana konusu “unutkanlık”! Kardeşim ben neden olur olmaz şeyleri unutuyorum bir de neden mesela hayatımdan nedensizce sildiğim olayları ve hatta insanları, son derece alakasız yerlerde hatırlayıveriyorum.

Ya mesela Gamze diye bir kız vardı lisede. Baya da yakındık. Geçen gün hatırladım. Bir anda hayatımdan varlığını ismini silivermişim. Nedensizce. Ki hayatımın bir sürü en önemli olayında yanımdaydı. Düşün ben sırılsıklam ilk aşkımı yaşıyorum, yaşadığım her şeyi bu kıza anlatıyorum hatta beraber o ilk aşkın hayallerini paylaşıyoruz. Şimdi nerede, soyadı ne, neye benziyordu hiçbir fikrim yok!

Beynimiz bazı şeyleri neye göre siliyor acaba? Ve neden bazı şeyleri de hiç unutamıyoruz.
Sonra kendime şunu da soruyorum. Acaba geçmişe ait olayları hatırlamak istediğim gibi mi hatırlıyorum diye. En azından ayrıntıları…

Bir de hatırladıklarımız sadece birkaç an  ve bizim hissettiklerimiz aslında. Bu da ayrı ilginç bir durum!
Şöyle anlatayım. Hadi yine o ilk aşka dönelim. Mesela benim ilk elimi tuttuğunda hissettiklerimi hala hatırlıyorum, ama hangi gündü, neredeydik hiçbir fikrim yok!

Vehasıl bu akşam unutmaya ve hatırlamaya takmış durumdayım. Hatta o kadar ki, şimdi Sezen Aksu dinliyorum. Son Sardunyalar…

Ah kaldırımlar biliyor çünkü bir devir muhteşemdik!

Ama asla unutamadıklarım da var.

Üç yaşında olmama rağmen, anneannemi kaybettiğimiz gün sanki dün gibi aklımda. Bana plastik bir bebek almıştı önceki gün pazardan, sonra misafirler gelmişti. Misafirin kızı bebeğimi çok sevmişti. Anneannem, elindekini paylaşmayı öğren diyerek o bebeği bana o kıza hediye ettirmişti. Bugün bile mal mülkten çok insan düşkünüysem, nedeni o sözdür en çok.

Sonra annemle işe gidişlerimizi hatırlıyorum. Bursa’da Kültürpark vardır. Dolmuştan indikten sonra Kültürpark’ın içinden yürüyerek giderdik Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü’ne… Ne oyunlar oynardık. Ben hayal kurmayı işte o Kültürpark yürüyüşlerimde öğrendim. Yaş dört.
İlk Özdilek yazısını okuduğumu hatırlıyorum mesela. Daha ilkokulu başlamamışım. Annem babam beş yaşımda okuyabildiğime inanmadı. Arabayla giderken bakıyorum bakıyorum o yazıya, okuyabiliyorum işte.

Hala o an öyle bir aklımdaki…

Dokuz yaşımda Kuzey diye bir çocuk vardı. Sınıfın en çalışkanı. Ben de ikinci inek!  Kardeşim hep benden daha yüksek notlar alıyor. Sırf o aldığı notlardan ve benimle inatlaşmasından Kuzey’den hoşlanmaya başlamıştım. Sonra vazgeçtim. Matematik sınavından ben 97, o 100 almıştı. Tam o gün. Sonra ben üzülünce kantinden bana kayısı suyu almıştı. Dün gibi aklımda. Ben de sinirlenip meyve suyunu pantolonuna dökmüştüm.  O zamandan beri birinden çok hoşlanınca hayatta belli edemiyorum mesela.

Freudyen mi takılıyorum ne bu gece?

Ama garip değil mi insanın geçmişine dair bazı anıları canlıymışçasına saklaması?

Hadi zamanı biraz ileri saralım.

Ortaokul yılları… En çok aklımda kalan şey soru çözerken Ezginin Günlüğü’nü keşfetmem. Papatyam diye bir şarkıları vardı. Bir dakika on beş saniye falan. Durmaksızın onu dinlediğimi hatırlıyorum mesela. Neyse o iyiymiş, lisede Ozan uğrunda Çelik’ten “sen gitme hep benimle kal” diye bir şarkı dinlemişliğim var ne diyorsunuz! Üstelik radyodan kaydetmiştim o şarkıyı, annemin güzelim Joan Baez kasedinin üzerine. Yani sen gitme hep benimle kaaaal, ne olur bırakma ellerimiiiii kısmından sonra Donna donna donnaaaa donnaaaa diye bir ses giriyordu. Ve ben buna rağmen gözlerim dolu dolu Çelik’in şarkısını mırıldanıyordum!

İlk aşk acısının ardından Çağrı ve Onurla okuldan kaçtığımız gün gibi aklımda. Cube diye limonlu biramsı bir şey vardı. Ondan alıp Kültürpark’ta içmiştik. Benim ilk sarhoşluğum. Çağrı hala çingenelere para kaptırışımızı dilinden düşürmüyor, o günü de onun sayesinde unutamıyorum!

Ah benim güzel lise yıllarım. Bursa Anadolu Lisesi… Ömrümün en mutlu zamanları… Hatırlayınca insan bir an o anlara gitmek istiyor yahu. Çok gezdim, çok gördüm, çok güldüm ama hiçbir zaman o 16 yaşındaki adam olduğunu sanan genç kız kadar mutlu olamadım bir daha.  Hayatta karşına çıkan her şeyin “yeni” olması nasıl bir keyifli duygudur yahu!

Sonra üniversite. Sabancı Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri fakültesi. Ektiğim recitationlar aklımda en çok. Nasıl bir vicdan azabı bırakmışlarsa ben de. Fasshane’de çay içmelerim mesela. O zamanlarda içtiğim çayların yanına hala yanaşamıyorum. Derya’nın beni o saçma “Mekanik” projelerinden nasıl kurtardığını hatırlıyorum elbette… Ama unutup hatırladıklarım da var işte. Mesela bana üniversite yıllarım boyunca sevgilim de dahil olmak üzere herkes “İza” derdi. Adımla seslenildiğini anımsamıyorum. Sonra unutuvermişim bunu! Ekincan, Lex’ti, Zeyyad MW ( Midnight Walker), Cevdet’e Rosemary diyorduk Rosemary’nin Bebeği’nden hareketle… Tabi bunların gelişi ne? Counter Strike isimleri…

Benim İza’nın anlamıysa İsadora Duncan… Ha bir de onun peşinde Paris’e gidip Pere Lachaise’de küllerinin yanına gül bırakmışlığım da var. Ama o ayrı bir hikaye… Tabi bu arada Eternal Tears of Sorrow falan dinliyorum. Progressive Rock olmuş hayatım. Düşünsenize sevgilimin bana hediye ettiği şarkının adı bile “The River Flows Frozen”

Afrika'ya gitmeden önceki gün Nişantaşı sokaklarında neredeyse sabaha kadar - o soğukta - yürümem ve sonra bir taşın dibinde hüngür hüngür ağlamam... Ama o zaten bambaşka bir hikaye!

Bunları da unutmuştum bu arada… Şimdi yazınca hatırlıyorum bazı ayrıntıları.

Yazmak o yüzden de önemli değil mi biraz. Kendi kişisel belleğimizi saklama imkanı sunduğu için. Mesela günlüklerim var benim. Hala bir kısmını açıp okuyamadığım ama ileride bir kızım olursa yüzüm kızara kızara vereceğim…

Neredeyse hepsi tamamlanmış on beşe yakın defter. Mesela biri ilkokul yıllarımdan, lisede çok yazmışım, üniversitede yazdıklarım ekleniyor sonra yanlarına. Derken mesela NTV’deki ilk günümü de yazdığım defter. “Bana KJ diyorlar, biliyormuş gibi yapıyorum ama bu KJ ne demek yahu” yazdığım! Afrika’dan meşhur “Gönderilmemiş Mektuplarım” derken KARİBU Günlükleri…

Yazmalı. Marquez’in bir kitabı vardı ya “Anlatmak için Yaşamak” işte anlatmak için yaşamalı ve anımsamak için yazmalı…

24 Nisan 2014 Perşembe

Geldi bahar ayları...

Bir zamanlar ne çok yazardım. Defterlere, bloga… Önüme gelen her yere. Yaş ilerledikçe giderek içimde hayatı daha mı çok biriktirmeye başladım ne? Eskiden yazarken hayal kurardım, şimdi hayal kurmak istediğimde atıyorum kendimi arabaya… Yollar boyu gidiyorum.

Bursa’dayken mesela köy yollarına vuruyorum kendimi. Zeytin ağaçları arasında denize ulaşıyorum. Müzik çalıyor bir yandan. Köy kahvelerinde yaşlı amcalarla muhabbet ediyorum. Onların öykülerini dinliyorum, sonra yine vuruyorum kendimi yollara. Bilseniz ne öyküler hayal ediyorum.
İyi geliyor hayat arası böyle molalar vermek.

Hayatımın diğer yarısı İstanbul’da ise ayaklarım daha bir çalışıyor sanki. Kulaklarımda müzik sabahın kör ayazı bir bakıyorum Kanlıca’ya kadar yürümüşüm.

Bahar geliyor ya ruhum dışarılara vuruyor kendini yine…

Tabi arada bir de dünya. Bu aralar bir yerlere gidesim yok gerçi. Demek ki hafiften yerleşik düzene geçme halleri de oluyormuş insanda. Özellikle o sabah uçakları yok mu sabah uçakları! En büyük kabusum.
Nefes alamadığım bir sezon daha başlıyor. E nedense seçtiğim meslekler hep böyle, kim tatil yapsa ben çalışıyorum. Olsun 9 – 18 mesai insanı olmamak yine de güzel. Varsın bazı günler gecenin bir yarısı çıkayım işten. İnsan sevdiği işi yapınca, hem de geleceğe dair nice hayali olunca koymuyor.

Yine de her yıl olduğu gibi kendime “this year’s must see” ülkelerini çıkardım. Bu yıl Arjantin’e gidiyorum bir kere. O kafanın bir yerine yazıldı. Bir de dede Baltıklar çekiyor ilgimi. Şu Estonya, Letonya coğrafyası… Temmuz ayında hazır Ramazanken bir gitmek gerek. Bir de Afrika yapasım geldi ki sormayın… Acaba bu yıl bitmeden o çok özlediğim yaşlı kıtama bir kez daha ayak basar mıyım?
Yollar iyi geliyor bana. Bir yere varmak değil de yola çıkmak. Yeniliyorum kendimi. Ne yapayım bu da benim hayata devam etme şeklim. İlla ki gideceğim ve illa ki dönüşüm de olacak. Bir insanın hayatının en mutlu dakikalarının giderken ve dönerken olması ilginç değil mi?

Hep böyleydi. Bazı şeyler hiç değişmiyor.

THY’nin Iğdır reklamından sonra bir de Iğdır’a gitmeye karar verdim. Yalnız o ne güzel reklamdır. Bir de itiraf ediyorum, gözlerim dolu verdi. Giderek duygusal bir insan mı oluyorum ne? Gerçi bazılarının dediğine göre zaten kimi zaman haddinden fazla duygusalmışım da duvarlar örüyormuşum vs. vs. vs. En komiği de bu sözleri sevgilimin falan değil sevgili Operasyon Müdirem Zühniye Hanım’ın söylemesi… Bu aralar biraz fazla mı işkolik oldum ne?

İşte öyle. Bu aralar bir de mailinden teklifine yazıları nasıl bitireceğimi bilemiyorum ya. Neyse...

Ha ülke gündemi mi? Akıl sağlığımı biraz olsun korumak adına valla bu aralar boşverdim gitti! 



7 Nisan 2014 Pazartesi

Beni bu havalar mahvetti!

Bu sefer eğlenceli bir şeyler yazmak istiyorum diye oturdum masaya. Nedense bloga yazmaya başlayınca bir anda cümlelerim hüzünleniveriyor. E bu gidişi bir yerden kırmak gerek. Gerçi pek umudum yok ya…
Bahar geliyor ya son on gündür, bendenizin en az yüzde beş onluk bir bölümü boşvermişlikle yaşıyor. Orhan Veli’nin dizeleri gibi “Beni bu havalar mahvetti/Böyle havada istifa ettim/Evkaftaki memuriyetimden/Tütüne böyle havada alıştım/Böyle havada aşık oldum.”
Bu arada tam bunları yazarken biraz müzik dinleyeyim dedim, pek tabi “yasaklı” Youtube’u açtım. Tabi bu eklentiler sayesinde artık “Amerikan Reklamları” konusunda da bir uzman sayılırım. Hazır yemeklerden, burada olmayan arabalara bir Amerikan Rüyası Youtube reklamlarıyla sarıyor etrafımızı…
Her neyse…
İşte öyle bahar geldi. Ve ben bildiğiniz Gözde, yine her bahar dört bir yana dağılıyorum.
Mısırsız olmaz!
Keyifli bir dağılmaca bu. Bir de bu aralar, nedense bir iki yıldır azalttığımca kahkahalar atıyorum. Tabi bu durumun baş sorumlularından biri de sayın Nihan Hanım olabilir.
Onunla bu yıl uzun uzun seçerek aldığımız filmlerden yaptığımız bir “İstanbul Film Festivali” seçkimiz var. İnatla daha aldığımız hiçbir bileti kaçırmadan izliyoruz.
Ama tabi bazı filmlerden sonra bir bira, derken iki üç beş on elzem hale geliyor.
Galata rocks... 
Sonra tabi gelsin kahkahalar… Çok konuşunca kurduğum ilginç cümleler de hani ortamı neşelendirmiyor değil. Mesela garsona sipariş verirken, “Bir Blush, bir Bomonti, bir de Efes Malt.” Siparişini “Hoşçakalın” diyerek bitirmek o an bizi baya bir güldürdü. Neyse bu saçma cümleler kırma ve istemsiz potlar kırma bambaşka bir yazı konusu…

Lakin şu ilginç cümleler kurma huyum bu aralar gerçekten ilginç. En son “her insanın muadili vardır” gibi bir aforizma bile savurdum havaya. Muadil nedir yahu! Bir de konuyu bilseniz. Ama sanırım bu konuya da girmemek en iyisi…
Velhasıl bu aralar İstanbul güzel, hayat güzel… Kendim olmanın tadına varıyorum sanki.
Hatta bazen kış uykusundan uyanmış gibi hissediyorum. Büyümek ve büyüdükçe küçük olmanın tadını çıkarmanın keyfine varmak gibi bir şey bu.
Çünkü artık anladığım şeylerden biri de şu. Kendini gittiğin her yere götürüyorsun, kendinle birlikte yaşadıklarını da. Yüzleşmediğin sürece yirmi ülke değil yüz yirmi ülkede gezsen bu değişmiyor.  Sonra öyle bir an geliyor ki, sen farkına varmadan aşmışsın meğer heybende taşıdıklarını. Bir sabah uyanınca sonra daha bir hafif geliyorsun kendine. Bir bakıyorsun onca yılın ve yolun ardından bıraktığın şehirde tekrar bir düzen kurmaya karar vermiş hale gelmişsin. Ve o an fark ediyorsun ki, aslında sen bilmeden ne çok kaçmışsın.
En azından bana öyle oldu. Meğer ben kaçıyormuşum dedim. İyileşmek için başka şehirlere sığınmışım.
Ve bana bir de şöyle oldu. Büyüdüm. Sindirerek yaşamak diye bir kavramı yavaş da olsa ediniyorum.
Tabi bu arada sorular peşimi bırakmıyor. Ama bunu da çözdüm. Olay tamamen İkizler burcu olmamla ilgili. Benzerlerim var, yani yaşayabilirim. Evet, evet sanırım ölmeyeceğim.

Hem hep diyorum ya dışarıda dolu dizgin bir hayat var. Daha neler yaşanacak…
Hem yeniden kaçsa bile insan, kaçmanın da bir keyfi var.
Üstelik böyle manzaralar varken dünya gerçekten de güzel bir yer:



 Bir de herkes biliyormuş bir ben bilmiyormuşum. Nil Karaibrahimgil'in Bi Küçük Eylül meselesi için yazdığı o şarkı nedir ya! Boğazda bir uçtan bir uca yürüttü beni. Pelin durmamış, yorulmamış, "kendi sinsi emelleri uğruna" gelip "ilk kısmını dinle, bak sana ne mesajlar veriyor" tarzından cümlelerle sağ olsun öğretti!

Bana da dinlemek düştü.

İşte bu da linki: https://www.youtube.com/watch?v=S5onhXnrZgE

ve ama işte "lalalalal ben de böyleyim, lalalaaa hep de böyleydim..."