Sayfalar

30 Ekim 2011 Pazar

giderayak...(1)

Gitmeden önce yaşananlar garip. Ne gideceğin yerdeki ne de şu anda olduğun yerdeki hayata ait olabiliyorsun. Dâhil bile olamıyorsun. Saçmalıyorsun sürekli. İnadına daha bir yoğun yaşanıyor her şey. Sen de duygularını daha yoğun yaşıyorsun. Kendini izliyorsun sanki… Bir filmin içindesin, film sen olmuşsun.  Başrolünden figüranlıklarına kadar her şeyi sen yönetiyorsun ve aynı anda da yönetiliyorsun.

Anlar biriktiriyorsun. Anılar.  Mesela İstanbul’la aşk tazeliyorsun. Bırakacaksın ya en yoğun haliyle yaşamak istiyorsun.   Bu bırakmak farklı çünkü… Dönüş tarihin net değil, bir ülkeden bambaşka bir ülkeye de gidebilirsin.  Özgürsün yani…

Özgür olmak. Yollarda olmak hep hayalin ya o gerçek oluyor. Hayaline dönüşürken hayalini sorgularken buluyorsun kendini. O yüzden bazen öyle bir ağır geliyor ki kendin sana insanlara sarıyorsun. Sonra en yanında olmak istediğin insanı bir anda görmek istemiyorsun. O kadar karışık ki her şey kelimelere sığınıyorsun.

*

Sonra hayat akıp gidiyor. Hatalar yapıyorsun, saçmalıyorsun çokça. Kendi veda ederken tüm veda edenlerin neden giderken saçmaladıklarını daha bir anlıyorsun sanki. Derken o sevdiğin evinin sevdiğin masasının üzerinde Sezen Aksu dinliyorsun mesela. Küçüğüm şarkısını illaki… Çünkü elinde yalandan kocaman rengârenk geçici oyuncak zaferler var.

Sonra eline Cemal Süreya’yı alıyorsun. Şiir falı bakmak istiyorsun ya Cemal Süreya bile acımasız bugün sana karşı. Çünkü karşına çıkan şiirin adı “Düşüncesi değil, kendisi”

Ve şarkı devam ediyor. Bir küçük iz bırakmak için didinmem diyor Sezen Aksu.

Bir iz bırakmak. Bu kadar mı önemli? Neden bu kadar önemsiyorsun kendini. Neden başarılı olmak istiyorsun, neden güçlü olmak, neden çekip gitmek, neden birileri gitse bile arkada kalakalsan bile ben iyiyim demek.  Bunların hiçbirini bilmiyorsun ve bir gün daha bitmek üzere oluyor. Sen Afrika’ya doğru yola çıkmadan önce bir gün daha geçip gidiyor.

*

Sonra sen ayağa kalkıyorsun. Güzel bir elbise geçiriyorsun üzerine. Makyaj yapıyorsun. Saçlarını topluyorsun falan. İşte aynada fena görünmüyorsun.  Biraz sonra arkadaşlarını göreceksin, kahkaha atacaksın, bir duble rakı içeceksin. Sonra gece olacak. Sonra gündüz. Sonra gece sonra gündüz ve günler geçecek…

Sen vazgeçe geçe geçecek günler de. Kelimelerinle yaşamaya devam edeceksin. Çünkü hayatta en iyi yapabildiğin en çok sevdiğin en vazgeçemediğin şey yazmak. Aşkı bile yazarken yaşıyorsun bazen. O kadar yazmak. Yani yazmak senin ben büyük hediyen. Senin en büyük lanetin. 

26 Ekim 2011 Çarşamba

Bir zamanlar bir kitap okuyan bir kız varmış...

İnsanlar haber peşinde koşuşturuyor. Ben ise 15 bardaktan fazla çay, 5 bardak kahve veiki de kola içtim gün boyunca. Konuştum insanlarla. Anlar, anılar biriktirdim biraz daha. Yapacak bir şey yok gibi görünüyor haber merkezinde. Durdum tadını çıkarıyorum alıştığım insanların. Bir sevinçliyim bir hüzünlüyüm...

Zaten hep böyle. Ama’larım var işte. Onlara rağmen hayallerim var yine de. Aklıma üniversitede okuyan Gözde geliyor mesela. Elinde bir Filistin kitabı. Bir savaş muhabirinin anıları. Ertesi gün sınavı var ama sabaha kadar o kitabı okuyor. Bir otel lobisinde, o otel lobisinde olmak istiyor. Sabaha kadar bitiriyor kitabı. Boğazında yumrular, savaşa isyan ve mesleğe aşık olarak. Oysa bambaşka bir bölümde okuyor ama tek yapmak istediği şey gazetecilik.

Şimdi bugünden o Gözde’ye bakıyorum. O loş odada sabaha kadar o kitabı okuyan uzun saçlı kıza. Bu mesleğe başlayalı beri kestim kara saçlarımı. Kısacıklardı geçen sene. Sonra uzadılar, saçlarım uzuyor. Gülten Akın’ın Kestim Kara Saçlarımı şiirini düşünürüm, o berbere gittiğim günü hatırladıkça. Ama şimdi ona dair bambaşka dizeler anlatıyor yaşadıklarımı. Uzun Yağmurlardna sonra şiiri belki de... Hani der ya şiirde Alır yürür sıcak mavisi gökyüzünün, Kuşar döner uzun yağmurlardan sonra bir gün, Bir ye rsızlar yanar içinde büsbütün, Her şeye rağmen ellerin üşür, Üşürse beni unutma...

*

İnsan herşeyden korktuğunu hissettiği an en cesur oluyor belki de. Ve eğer o kız zamanında o kitabı okuyup uyumadıys o an başka seçeneği yoksa, o kızın şimdi de başka seçeneği yok eğer hayalleri varsa. Eğer dedesine söz vermişse, herkes bana karşı hatta kendim bile karşı olsa bile hayallerimin peşinden gideceğim demişse. Hiç fark etmez içinde kor bir ateş olsun üstelik o kız öyle bir kız işte, geçmişte yapmıştı yine yapar bir ateşten kaçmak için kendini bambaşka ateşlerin içine atar. Hem serde merak da var. Üstelik yedi yıl önce başlayan bir öyküye bile son koymayı başardıysa her şeyi başarır o kız. Çünkü kelimlere dökülse de dökülmese de bilir, her şey akar her şey değişir...

Yine de hüzün salar işte bazen.  Bazen...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Bütün kara parçalarında, Afrika hariç değil...


Bir arkadaşım demişti bir kez; bazen hayatı filmlerdeki gibi yaşamak istiyorsun ama hayat bir film değil Gözde diye. Şarap içiyorduk bir sokak arasında. Durup düşünmüştüm. Şimdi yine o cümleyi düşünüyorum. O cümleyi ve daha birçok cümleyi.

1940’lardan kalma bir koltuğun üzerinde oturuyorum şimdi. Olabildiğine güzel. Olabildiğine rahatsız. Seviyorum bu koltukları. Yaşanmışlığı anlatıyor sanki bana. Üstelik benim de yaşanmışlıklarım var artık o koltuklarda… Güzel anlar.

Anlar güzel. Ama hayat… Bu aralar çok gerçek ötesi geliyor. Gözde kim bilmiyorum mesela. Artık ne istediğimi bilmiyorum. Bir şey istesem tam tersi oluyor zaten. Gitmek isterken kalmak, kalmak isterken gitmek zorunda kalıyorum. Sonra… Sonrası yarın işte.

Derken şarkılar çalıyor. Bu kış İstanbul’a şarkılarla geliyor. Kendimi İncesaz dinlerken buluyorum sık sık. Ruhumda Neş’e diyor şarkı:  hayale daldı…

Yazmak isteyip de yazamıyor insan bazen. Oysa en azından yazılabilse… O bile olamıyor. Zaman geçiyor.  Gece yarısını geçti bile saat. Evde o sevmediğim saatin sesini duymak istemiyorum. Kaldırdım gitti duvardan. Saatin sesini duymak istemedikçe beynimde çınlıyor sanki. Yarına doğru gidiyor zaman. Yarına…

Derken bir şarkı daha başlıyor. Ezginin Günlüğü, Bilinmeyen Ülke… Ey güzel ülke, uzak ülke..Ey bilmediğim ülke, ne kendi isteğimle geldim sana ne de soylu bir atın sırtında…

*
Yapman gerekenler vardır bazen. Yapman gerektiğini o kadar iyi bilirsin ki. Ama yürek işte… Bir şeyi o kadar yapman gerekiyordur, o kadar mantıklıdır ki yürek istemez. Mantığı seçmeni istemez.  Giderek daha çok çıkmazın ortasında bulursun kendini. Aklına Sabahattin Ali’nin Kördüğüm şiiri gelir. Oysa sen en çok “benim meskenim dağlardır” diyen dizelerini seversin onun, dağlar İda’dır çünkü. Bir bakarsın İda bile kabul etmiyor seni. Gitmen gerek. Yola çıkman gerek. Yeni yollara, çöllere uzaklara doğru. Çünkü bir hayalin vardır. Ama tam gitmenin arifesinde o hayallerin yakınına gelmişken o kadar uzaktır ki. Kendini kendine hiç olmadığınca uzak bulduğun noktadır belki de o. Bazen bir dakikada bir paragraf yazdığın bazen üç saatte bir cümleyi tamamlayamadığın o noktadasındır işte.

Derken bir şarkı biter. Yeni bir şarkı başlar. Şarkılar büyütürsün içinde. Gece gerçektir. Hangi gerçekliğe aitsin bilemezsin… Uyumak istersin. Belki o zaman daha kolay olacaktır her şey. Ama bilinir, sığınılır her şey gibi uyku da terk etmiştir seni.

*

Sonra bir de Üvercinka şiiri vardır Cemal Süreya’nın.  En sevdiğin şairin hep en sevdiğin dizelerin başka olmuştur ama gün ortası yakalamıştır ya Üvercinka seni. Kulaklarında çınlar durur. Bir kendini düşünürsün bir şiiri. İç içe geçersiniz… Cemal Süreya’nın Üvercinka’sını düşünürsün. Sonra öyküsü gelir bilindiği kadarıyla Üvercinka’nın. Mesela Cemal Süreya’nın Eskişehir günleri. O zamanlarda anne tarafının hepsinin Eskişehir’de yaşadığını düşünürsün. Şiire daha bir bağlanırsın. Bir daha bir daha okursun, kendini alamazsın  tek tek yazarsın tüm dizelerini şiirin…

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor bütün kaya parçalarında
Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısında katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajı’nda akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil

*

Sonra mı? Yarın işte… Zaman geçiyor. Cemal Süreya da Üvercinka’ya hiç kavuşamamış zaten. Sonra yeni bir şarkı çalmaya başlıyor. 

19 Ekim 2011 Çarşamba

zaman

Bazen bir şeyler yazmaya çalışırken kendinizi bambaşka bir şeyi düşünürken bulduğunuz oldu mu? Biraz önce yine öyle bir an yaşadım işte. Aklıma takılan şey o kadar güzel ve o kadar uzaktı ki kalktım pencerenin yanına gittim. Kaloriferin sıcaklığına sığındım, karşıdaki karanlık evlere baktım. Düşündüm. Öylesine. Sessizce. Ben düşünürken masanın üzerindeki çay soğudu, zaman aktı.

Çünkü Ahmet Kaya’nın şarkısında olduğu gibi “zaman geçmekte, zaman gecikmekte, zaman üşümekte…”

Zamanla ilgili bir problemim var belki de benim. Bir türlü doğru zamanı tutturamıyorum bazı şeylerde. 20 gün önce ya da 5 gün sonra, üç dakika geride beş dakika ileride. Yani bir zaman bir anla buluştuğunda ya erken ya da geç oluyor. Tam zamanı diyemiyorum bir türlü. İşte bu zaman da hayatımdaki hemen hemen her şeyin ya erken ya geç olduğu bir zaman…



Bilmediğim onca şeyin tam ortasında midemi oturuyor ya o yüzden. Zaman.

16 Ekim 2011 Pazar

Garip özellikleri var insanoğlunun...


İnsanoğlu çok garip. Ya da ben. Bilmiyorum bu sadece bana özgü bir özellik mi? Bazen öyle bir an geliyor ki, tüm hissettiklerim düşündüklerim içinde sevmek ya da sevmemek, nefret ya da dostluk olan bütün hisler nötr hale geliyor. Bomboş bir boşluk.  Duşta bir saçını yıkama süresi içinde varlığa dair her şeyin yitip gitmesi gibi…

Manasızlaşmak. Sanırım bu kelime tam olarak tarif ediyor durumu. Karşındakinin umurunda olsun olmasın bence bir insana verilebilecek en kötü cezalardan biri bu. Ve ben bunu istemsizce yapıyorum. Oluveriyor. Bazen. Çok değil ama bazen. Ekseri gerçekten kırıldığımda. Yazık… Ama o an o kişiyi kaybettiğime dahi üzülemiyorum. O garip boşluk hüzünlendiriyor sadece. Bunun geri dönüşü var mı bilmiyorum. Sanırım yok.

Ama gerçekten garip… Yeni evimde o çok sevdiğim pencere kenarında yağmuru dinlerken bunu düşündüm az önce. Ezginin Günlüğü’nün bir şarkısının dizesi geldi aklıma sonra. “Eğitimli günahkârlarız biz ağlarız halimize oluruz tertemiz.”

Bildiğin garip bir özellik. Anıların silinmesi değil, yaşanılanların değil. Ama hissedilenlerin. İyi ve kötü. Tekmili birden.

Ama insan yüreğini silip geçtikçe temizlenmiyor her şey. İstemsizce kirleniyoruz günden güne. Öyle beyaz bir kirlilik ki bu en başından olabildiğine manasız. Manasız olduğu için yazık… İşte bunun vicdan azabını silemiyorsun. Yanlış insanlara haddinden fazla değer vermenin mide bulantısını.

Çünkü bazen çıktığı da olur trenin raydan, gidenin yoldan… Kitaplar yetmez, yetişmez olur anlamaz derdini boş sokaklar… Kaderin efendisi kölesi de sensin. Denir ya madalyonun iki yüzü var…

Severim bu şarkıyı. Eski bir diziden eski bir melodi. Öyle bir şey işte.

Hayat. Gitmek. Vazgeçmek. Cesaret etmek ya da etmemek.  Boşluk. Falan filan. 

11 Ekim 2011 Salı

Veda

Bu gece evimdeki son gecem… Her zamanki gibi yetiştirilmesi gereken şeyler arasında uyku feda edildi. Arkama dönünce çoğu kitap dolu koliler duruyor.  Yeni bir ev, üstelik de çalışma odamın olacağı bir ev, güzel… Ve gariptir bu aralar sürekli hayatımda bir şeyler bitiyor, bir şeyler başlıyor. Yeni ve heyecan verici, gün ortası hınzır hınzır gülümsetici şeyler.

Bildiğin mutluyum ya herkes mutlu olsun istiyorum. Kıyamıyorum suratı asık insanlara. Komik öyküler anlatıyorum en çok da kendim gülüyorum.

Saat iki oldu bile. İçeride Esther uyuyor. Onunla topladık bugün evi. Benim tüm geçmişimi, hissettiklerimi yaşadıklarımı eksiksiz ve sansürsüz bilen belki de tek insanla. Sonra… Onca biriktirdiğim şeyi atarken buldum kendimi. İki kocaman ( hani o plastikçilerde satılan) kapkara poşet geçmiş ile dolu.

Kitaplardan tutun da konser biletlerine, Ortadoğu çıktılarından eski sevgililerin hediye ettiklerine. Cemal Süreya kitaplarına bile kıydım ( yok onları atmadım birine hediye ettim elbette) da birkaç şeye kıyamadım. Tam karşımda duruyorlar. Ne yapacağımı bilemeden.

Biri İda tablom. Sanırım ondan vazgeçemeyeceğim. Çünkü hediye edenden öte şeyler ifade ediyor benim için. Çok bunaldığımda dalıp gitmeyi seviyorum İda’nın anısına. Her ne kadar bir süreliğine ömrümün “benim meskenim dağlardır dağlar” kısmını kapasam da… İnsanların bana yazdıkları notları bile atarken yarısı bana yarısı başkasına ait o birbirinden değişik fontlarla  yazılmış kartonu da atamadım. Sanırım hiçbir zaman vazgeçemeyeceğim ondan. “Vazgeçmemeyi” en içten öğütleyen şey o bana çünkü… Sonra küçük siyah düz bir taş parçası var, evet doğru bildiniz o da bir hediyeydi veren için o kadar anlamlıydı ki onu da nezaketten atmaya kıyamadım.  Bir  şeye daha kıyamadım zaten çok anlattım, e o da bana kalsın.

Yarın yeni bir ev, bu aralar hayatımda yeni başlangıçlar. Bu gece geçmişe şöyle bir selam yolladık. Ve nasıl da hafiflemiş hissettim kendim. Üstelik onca kağıdı anıyı vs. koyacak yer kalmamıştı ne dolaplarımda ne de yüreğimde.

Mevlana’nın dizeleri var ya hani: Şimdi yeni şeyler söylemek lazım… 

Sisli bir maziden uzakta... ya da Ah Canım İstanbul











Sisli bir maziden uzakta...Yalnızca sana yakın... Gönlümün dalgalarında, sevgin kalsın....

Ne de güzel gidiyor bu şarkı yağmurlu, sisli İstanbul günlerine. Bu şehre aşkım gittiğim her başka ülkede, her başka şehirde daha da artıyor. Bir türlü bitirlemeyen kara sevdalar vardır ya öyle herhalde. Sonra bu şarkıyı açıyorum ve sağımda solumda haberler yağarken ekrana doğru gülümsüyorum.

Bosna Hersek’ten çantam şaraplar, aklıma öyküler, ruhumda ise izlerle döndüm. Bunca zamandır merak ettiğim ülkenin bende en çok bıraktığı iz ise hüzün oldu. Ülkelerin kişiden kişiye bıraktığı izler değişir elbet... Ben giderken geride bıraktığım ve yazmak dışında belki de hiç değiştiremeyeceğim öykülere bir selam yolladım “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası”nın ne olduğunu artık çok iyi idrak etmiş kıpkırmızı burnumla.

Şanslı olduğumu bir kez daha anladım dönerken. Ama tabi hayatım boyunca bunu aklımda tutarak yaşayacağımı hiç zannetmeyin. Yapamıyorum öyle işte..



*

Aklımda sorularla çıkmıştım yola. Gerçi kendimi her ne kadar soruları bir yana bırakıp haber peşinde koşarken bulsam da, yollar boyu küçük mucizeler olur ya, ya da kişi öyle algılamak ister ki ikisi de aynı şeydir, sanırım artık bazı şeyleri kabullendim. ( Tamam, evet biliyorum devrik bir cümle oldu ama bundan daha anlaşılabilirini bulamadım!)

Ötesinde eğer insan bir şey yapmak istiyorsa yapmalı. Geri tutmamalı kendini. Cesaret etmeli. Çünkü bilemiyorsun ne zaman ne olacağını. Saçma kendine gelişim kitaplarına özenip yazmıyorum bu cümleleri. Sadece evlerde sniper izleri bir “unutmama, unutamama” simgesi olarak dururken yaşadığın anın değerine tekrar tekrar varıyorsun. İşte o noktada kendi yaptığın hatalar, anlatmak istediğini bir türlü anlatamadığın için kaybettiğin insanlar geliyor...
Hüzünleniyorsun. Benim beynimde o yeşil ve yağmurlu Bosna Hersek kırsalına bakarken “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım” şarkısı çınlıyordu. O an sizin aklınıza ne gelir bilmem.

*

Saraybosna’da beni en çok öfkelendiren şeylerden biri bombalanmış ve ardından yakılmış  kütüphane binasını görmek oldu. Dile kolay aralarında çok nadir eserlerin de bulunduğu bir milyona yakın kitap yanıp yıkılmış. İnsanlara öfkeleniyorsun da neden bunu kitaplardan çıkarıyorsun. 

İskenderiye Kütüphane’sini yakınca, Zafer Marşları eşliğinde 1940’ların Berlin’inde kitapları yok edince, daha sadece 17 yıl önce Saraybosna Kütüphanesi’ni yok edince ne geçti elimize?

Hadi artık kitaplar yok, istediğimizi yaşayabiliriz utancımız da tarihe geçmez diye mi düşündük?
*

Güncel olarak ise yazmam gereken onca yazı, yapmam gereken birçok haber arasında oturup İstanbul’u düşlüyorum tüm bunların ardından. Yağmurlu puslu bunaltıcı ve yine de ölesiye sevdiğim İstanbul’umu...

Bir özlem var içimde uzaklara doğru, engin denizlere sana ve aşkımıza...

Şarkı kulaklarımda çınlıyor. Ruh haber merkezini aşıp, Beyoğlu’nda bir akşam vakti kahkahalar atarak yürüyor.

Hüznün ve Çelişkinin Ortasında Bosna Hersek


Hep merak ettiğim ülkelerden biriydi Bosna Hersek… Bir acının ardından insanların yaşama nasıl tutunduğunu görmek isterdim en çok. Derken işte yolum düşüverdi Bosna topraklarına.

İnsanlar yaşama tutunuyor elbet. Tutunmasalar da yaşam bir şekilde devam ediyor. Ama hep bir “eksiklik”, “yarım kalmışlık” hissiyle… Sadece orada konuştuğum, röportaj yaptığım insanlar değil bunları söyleyen yollarda yürürken hissediyorsunuz o hüznü.  Saraybosna’da sevdiği çocuğun elini tutup bir kahkaha atan kızın bakışında bile…

Daha 20 yıl bile geçmedi, Avrupa’nın orta yerinde dünyanın yıllarca sessiz kaldığı savaşın üzerinden. Savaşın ardından Bosna hala toparlanmaya çalışıyor. Belki topla tüfekle yapılan o savaş bitmiş ama politik bir savaş hala devam ediyor. Taraflar bir türlü uzlaşamadıkça ne hükümet kurulabiliyor, ne de ekonomi toparlanabiliyor. Gençlerin hayallerinde ise bir an önce ülke dışında çıkmak var…

*

Bosna Hersek tam anlamıyla bir çelişkiler ülkesi. Havası bile öyle… Örneğin Saray Bosna ve Mostar arasındaki 3 saatlik mesafeye rağmen hava sıcaklığı 6-7 derece birden değişiyor. Rüşvet çok yaygın, hız sınırını geçmediğiniz halde sizi çeviren trafik polisine adına “kahve parası” denilen rüşveti veriyorsunuz, alıyor gülerek. Sonra inatla size “hakkımı helal ettim” dedirtiyor. İnsanlar yaşadıkları zor şartlara ve kötü ekonomiye rağmen daha fazla çalışmak için bir çaba göstermiyorlar mesela. “Hız” kavramı Bosnalılar için gerçekten bir anlam ifade etmiyor.  

Derken konuştuğum, savaşta da yaralanmış bir Bosnalı, “o kadar yorulduk ki şimdi hiçbir şeyi aceleye getirmiyoruz” diyor. Belki kendi görüşü belki de ülkedekiler gerçekten çok yorgun…

*
Şehirlerde özellikle Boşnakların oturduğu binalarda mermi ve sniper izleri hala duruyor.  Bunun en büyük nedeni “unutmamak”. Yeni nesiller hiçbir şeyi unutmasın istiyorlar… Acılar büyük, öte yandan gençler unutmak istiyor bir yandan da. Devam edebilmek için.

Devam edebilmek için unutmak gerekmez mi?

Ama elbette yüzleşerek. Katliamların sorumluları elleri kollarını sallayarak yaşarken, iki sokak ötede size tecavüz eden adam hiçbir şekilde cezalandırılmadan yaşarken “a bunlar savaş zamanı oldu” diyip geçilmiyor.  Bütün bunları düşününce de bu satırları yazanın aklına “kördüğüm”den başka bir kelime gelmiyor…

*

Bosna Hersek’e dair yazacak çok şey var. Sürekli değişen havasına inat yollarında durmadan yürüdükçe daha da birikiyor. Anlatılan ve anlatılamayan onca hikâye birikiyor yüreğimde. Mideme taş yemiş gibi hissediyorum bazen. İnsanlığımdan utanıyorum bazı bazı…
Sonra küçücük bir çocuk gülüyor. Umutla. Bir nehir kıyısında. Annesi, az önce konuştuğum savaşta yaşadıklarını bildiğim o anne, kocaman bir gülümsemeyle karşılık veriyor çocuğuna. Havaya kaldırıveriyor. Gülüşüveriyorlar birlikte.

Hayat devam ediyor diye düşünüyorum. Ne olursa olsun hayat devam ediyor. Bir yerinden tutunmalı…

6 Ekim 2011 Perşembe

Yola çıkmalı...

Bir yol öncesi Edith Piaf dinliyorum. İki üç gündür Paris’i düşünüyorum. ( Woody Allen’ın Midnight in Paris filmi beni benden aldı ne yapayım) Paris’i özledim. O kadar çok oldu ki gitmeyeli. Üstelik sonbahar ne de güzeldir orada. Kış ve yazı yaşasam da baharda hiç denk gelemedim ömrümün o şehirde…

Paris güzeldir. Paris’te mutluydum ben. Her gidişimde. Kruvasanın ulusal yiyecek gibi bir şey olduğu bir yerden bahsediyoruz sonuçta. Oysa şimdi uzaktayım oradan. Gitmek istediğim birçok yerden uzakta, bir şehre yerleşmeye karar vererek duruyorum İstanbul’un ortasında.  Sonra gecenin bir yarısı, bir yol öncesi soruyorum kendime…

Beden bir yere yerleşmeye karar verince kalp da yerleşebilir mi?

*
Gergindim bütün gün. Kâh astım suratımı, kâh kahkahalar attım. Dengesizdim bildiğin. Sonra akşam oldu, bir arkadaşın yanından bir diğerine geçti saatler… Mutlandım. Nihan’ı gördüm en son. Kir eşliğinde, bizim evin az ötesinde oturduk. “Evet, anlat şimdi ne bu gerginlik” dedi… Sustum. Anlamadı. Ben de anlaşılmak istemedim.

Siz bazen anlaşılmak istemez misiniz? İnsan illaki anlaşılmak mı ister?

Derken birkaç saat sonra kalkacak uçağa inat oturmuş yazı yazarken buluverdim kendimi.

*
Saat ilerliyor. Günün gerginliği öteki güne de geçti. 7 Ekim… Ki hayatımdaki en önemli günlerden biridir benim. İlk aşık olduğum gün… O yüzden saçma sapan bir genç kız alışkanlığı ile derin bir melankoliye boğarım kendimi 7 Ekim’lerde. Kişiden öte olaya anlam yükleyerek.Zaten ben istemesem de kötü hissederim. Bu sene öyle olmadı…

Yani en azından şu an yazdığım saat itibariyle 00.35 itibariyle. Bambaşka şeyler var aklımda, 7 Ekim’lerin dökümünden öte. Sanırım dile bile getirmeye korktuğum bambaşka şeyler... 

Sorun dile getirip getirmemeye karar verememem de belki de… Belki bu yol buna da karar verir. 

*
Evet, birkaç saat sonra merak ettiğim bir yere doğru yola çıkmış olacağım. Yine İstanbul karanlık ve boşken geçeceğim havaalanına giden yollardan. Yine kulağımda müzik olacak. Heyecanlanacağım her yol öncesinde olduğu gibi, garip bir neşe saracak içimi…

Yollar güzeldir. Yolu ve yola çıkmayı ne de severim. En az dönmek kadar. Garip bir şekilde gitmek istediğim ülkelerin yolları ömrümün ilginç dönemeçlerinde çıkar karşıma.

Mesela ilk Paris’e gidişim öyleydi. 19 yaşındaydım.  Isadora Duncan ve Jim Morrison’un yaşadığı şehirde olmak istiyordum… Güzeldi Paris, Le Marais ve Montmarte… Soğuktu ve hayal ettiğim gibi izbe bir bistroda caz dinlemek şahaneydi… Amelie’nin izinden Seine nehri boyunca yürümek ve Kyriakos ile saatlerce mitoloji üzerine konuşmak da…

Derken kaşımdaki piercingi kimsenin dilimden anlamadığı o kafede düşürerek, orada ömür boyu kalacak ve çok seveceğim o yara ile döndüm Paris’ten… Sonra hayatımda çok şey değişti.

Evet, bazı yolculukların ardından – tıpkı defter bitişlerinde olduğu gibi – değişiyor hayatım apansızın.

Beyrut da öyleydi mesela ya da Madrid ve elbette Madeira’da…  En son da Kahire’nin devrim kokan sokaklarında… İyileşmek ve karar vermek için çıkılan bir yoldu Mısır. Mesleğimi sorgulamak adına nice şey öğretti ki gazeteciliğe aşık olduğumu bir kez daha fark ettim.

*

Şimdiki yolun durağı Saraybosna.

Bosna, hep merak ettiğim ülkelerden biriydi. Şimdi geçtiğimiz yüzyılın son soykırımının yaşandığı ve baştanbaşa acının hala hissedilebileceğini düşündüğüm topraklara gidiyorum. Merakla…

Bu sefer mi neyin kararını vereceğim. Daha yazının başında sorduğum sorunun cevabını soracağım kendime sanırım…

Beden bir yere yerleşmeye karar verince kalp da yerleşebilir mi?

Bakalım, yollar bu sefer ne gösterecek Gözde’ye…