Sayfalar

3 Eylül 2016 Cumartesi

bizim saatimiz mi var, yoksa zamanımız mı?

İnsan devam edebilmek adına durmaksızın hayaller kuruyor.
E motivasyon şart.
Sonra o hayaller bazen oluyor, bazen vazgeçiveriyoruz. Ya da vazgeçmek zorunda kalıyoruz. Ardından yeni hayaller buluyoruz kendimize.
Devam edebilmek adına.
*
Afrika’da bir söz vardır, beyazlara söyledikleri.
Sizin saatiniz, bizim zamanımız var.
İşte o saatler boyu öylesi harcıyoruz ki zamanı. Boşuna geçirmemek adına bazen kaçırmamaya çalışarak, bazen o saatler bir an önce bitsin diye dileyerek.
Saatleri iyi hesaplıyoruz da, zamana gereken önemi veriyor muyuz? İşte onu hiçbir zaman tam bilemiyorum.
*
Yine zaman geçiyor, işler güçler. Yaşamak için kazanılan paralar. Bu kez kurutma işlevi de olan çamaşır makineleri, annenin amaan şimdi kullanmayacaksan ne zaman diyerek çıkardığı çeyizlik yemek takımları.
Sevgiliyle ara güzel bir rakı meze, dostunla kocaman bir kahkaha, Karadut’la sıcacık bir kucaklaşma.
Bir cumartesi akşamüstü İstanbul’da güzelim evinde kendine demlediğin güzelce çay.
Zaman geçiyor. Bazen gülümseterek… Yeni bir şeyler oluyor diye değil, rutinin tadını çıkardığından. Kendi küçük dünyamın…
*
Ben bu aralar öyle yapmaya çalışıyorum. Çünkü dışarısı, içinde olduğum ama şiddetini bir türlü kabullenemediğim şu dünya, bu zamanlar çok ağır geliyor bazen.
Bir psikiyatrist arkadaşım anlattı geçenlerde, hayvanlarda bir vahşet güdüsü varmış, bir noktada ihtiyacı olandan fazlasını öldürmekten alıkoyan. Bizler de o yokmuş işte.
Bir de çıplak elle insan öldürmek, silahla öldürmekten daha zormuş.
“Hz” Teknoloji sayesinde  onca çok silah, cihaz, gerçeklik var ki çıplak elimizde… Belki de ondan giderek vahşetin egemenleşmesi.



Resim yazısı ekle

26 Ağustos 2016 Cuma

en büyük ortak yanımız yaşamakken, gerçekten çok farklı mıyız?


Janus

Janus. Başlangıcın ve bitişin tanrısı. Yılın ilk ayına boşuna vermemiş adını…
Janus. İki yüzlü.


Günler, yıllar, yüz yıllar evet hatta bin yıllar geçiyor, insanoğlu da kendi döngüsünde her şey değişiyor zannederek ama aslında akış değişmeden yaşıyor işte.

Tarihin farklı dilimlerinde, farklı vahşetleri sıradanlaştırıyoruz.

Ortaçağ Avrupa’sında  öldürülen yeni bir reformistin, Salem’de yakılan yeni bir cadının aslında çok da fazla bir haber değeri yok.

Antik Yunan’da ölen bir kadın kölenin, ya da İyonya’da denizde alabora olup batan bir teknenin de…
Ya da o meşhur 21. Yüzyılda yine  düşüncesi başkalarıyla uyuşmuyor diye öldürülen başka bir reformistin,  gerçek ya da yalan kocası kıskandı diye  öldürülen kadının, Ege’de karşı yakada yeni bir yaşam umuduyla karşı yakaya geçmeye çalışırken botu batan çocuğun ya da iş cinayetlerinde ölüp giden adamın olmadığı gibi…


Sonra işte dizelere sarılıyor insan. Diyor ya Edip Cansever, “ne gelir elimizden insan olmaktan başka…”

20 Ocak 2016 Çarşamba

9 Kasım 2014 Pazar

Filmlerden gerçek hayata bir iki bir ikiiii.....

Her filmi izlediğinde, hele bir de iyiyse o film güzelliği en çok sana dokunmasından geliyor. Kendinden bir parça buluyorsun, tutunuyorsun o parçaya sımsıkı…
Severim film izlemeyi. Öyle sinema benim için bir aşktır gibisinden değil de, sığınmak istediğimde aklıma ilk gelenlerden hissiyatıyla.
Ve Sivas… Kaan Müjdeci’nin ilk filmi. Gerçekten beni hem kendi gerçekliğimden aldı hem de Sivas’ın gözlerinde bir an kendi kızımın, Karadut’un gözlerini, bana bakışını gördüm ya gözlerimden damla damla akıttı gözyaşlarını.
Tabi bu bana dokunan kısmı… Bir imge üzerinden toplumun üstümüze dayattığı “olma” olayını, “erkek olma” boyutundan ele alışı ayrıca üzerine düşünmeye değer. Demedi demeyin…

*
İlla bir şeyler olmamız gerekiyor çünkü yaşadığımız hayatın normlarında. Ama illa ki o “bi şeylerin” toplumda ait olduğumuz çevrelerin kabul ettiği “şeylerden” olması gerekiyor.
Örneklemem gerek mi? Bence anladınız siz benim ne demek istediğimi. Gayet anladınız…
*

Bir yaz, üstüne bir sonbahar daha geçti. Kış yine kapıda…
Benim yine aklımda bi dolu projeler. Ama bu gidişle zaten yürütmek zorunda olduklarımı gerçekleştirmem gerektiği gerçeği ile, beynimin proje üretme merkezine 2015 sonuna kadar dur demem gerekiyor. O beybiiii hell yeah ( bu arada yazarken hareketli şarkı çalıyor ya onun efekti misali…)

Evet bu kış kapıda ve benim keyfim oldukça yerinde…
Ve evet böyle yazmak istiyorum.

Çünkü gelip geçen bütün kışlarda, yazlarda ve elbette aralarda olduğu gibi yine kendim olmaya, o an ne hissediyorsam yaşamaya devam…

Anlayacağınız burada olmak, tam şu anda kendim olmak güzel!

 *
Filmlerden konu açılmışken geçen haftada Çağan Irmak'tan "Unutursam Fısılda"yı izledim. İzledik demem daha doğru... Normalde asla kadınlar bu kadar hızlı organize olmaz, ama Çağan Irmak filmleri olunca beş dakika içinde 13 kişi toplandık. Biraz daha uğraşsak herhalde 50 kişi olacaktık...

Film çok iyi değil, ben her ne kadar görselliğini oldukça beğensem de, bunca para harcanan bir işte gözüme çarpıp duran peruklar ve kurgudaki boşluklar, filmin bence orantısız giden hızı vs... filmi vasat yapmış.

Ama...

İşte burada ama kısmı geliyor. Bizim yaşadığımız aşklar, biraz da Türkiye tarihiyle birlikle olgunlaştı. Bu sadece siyasi tarih değil... Benim gibi 80 sonu kuşağının haftasonu televizyonlarda denk geldiği o Türk filmleri, hepimizi olduğumuzdan biraz daha romantik yaptı sanki...

Yani özelikle lise dönemlerinde falan ciddi ciddi, ömür boyu sürecek o tek gerçek aşka inandık ya. Ciddi ciddi!

Benim bam telime, o masumiyet dokundu işte biraz. Bir de hayallerinin peşinden koşma mevzusu...

Gerçi şanslıymış Ayperi... Ben hayallerimin peşinde koşarken hiçbir zaman hayalllerimden emin olmadım mesela. Emin olmak da ayrı bir şans...

Bu yüzden seviyorum işte Çağan Irmak'ı... Beğenmediğim filmleri ile bile bana dokunuyor.

E o zaman gece biterken ben de o filmden olmasa da kendimin çok sevdiğim bir Türk filminden bir parça paylaşayım. Sonra da mırıldana mırıldana dolanayım evin içinde...

Hayatı düşüneyim biraz... Bir de bir zamanlar inandığımız o aşkları...


28 Eylül 2014 Pazar

"Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer/ Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun? Etme"


İnsanın söyledikleri mi daha doğrudur, yoksa yazdıkları mı?
Ben hep yazdıklarının doğru olduğunu savunanlardanım, yazarken daha gerçek, yazarken daha cesur olanlardanım. Sanırım.
Peki ya gerçek dürüstlük?
Dürüst olmak nerede başlıyor. İnsan kendine dürüst olamadıktan sonra başkalarına karşı nasıl dürüst olabilir. Ve kendine dürüst olamıyorsan eğer, nasıl cesaret edersin ki hayata bir adım atmaya…
İki gündür işte böyle sorular kurcalıyor kafamı.
Elbet okuduklarımdan, izlediklerimden de olabilir bütün bunlar. Ama elbet yaşadıklarımdan ve kendime dürüst olamadıklarımdan da…
*
Ve iki gündür bir şeyler yazmam gerek diye oturuyorum bilgisayarın başına. Hatta o meşhur “to do list”ime bile yazdım. Yazmasam olmayacak çünkü, bir şeyler yazılmalı. Akıtılmalı yürekteki irin…
Ama nasıl yazılır ki? Ne yazacağını bilmeden…
O zaman en iyisi şarkılar dinleyelim değil mi? Şarkılarla yazalım. Mesela Şevval Sam açalım ilk önce, bana “Kapıldım Gidiyorum” desin…
Demek.
Dün biri bana şöyle bir cümle kurdu, ya da oradan başlayalım. “İnsanların hayatına istediğin zaman girip, istediğin zaman çıkamazsın Gözde. Buna hakkın yok.”
(ve yazılanlar yazılanlar ardından hızla “delete tuşuna basma”!
Anlaşıldı yazmaya buradan da başlayamayacağız.
*
Ha bir de Etiyopya’ya gittim arada. (Yaşadıklarımı mı yazsım sorusu geliyor işte tam da burada!)
Evet, Etiyopya’ya… Yani benim meşhur Afrika’ma…
Giderken nice gözyaşı döktüğüm, hayatımı karmaşık bir yün yumağına çevirdiğim ve en büyük vazgeçişleri yaşadığım, etkilerini döndükten sonra bile üzerimden atamadığım Afrika’ma…
Ama elbet idealist bir gazeteci olarak değil. ( Neyse burası da sıkıcı ve uzun bir başka kısım, belki bir ara anlatırım.)
Yok, böyle de olmayacak.
Ama yok, yok aslında buradan yazılmalı tam da.
Evet geçtiğimiz hafta Etiyopya’daydım. Benim en büyük kaçışımda.
Ve anladım ki, her büyük kaçış bile bir gün siliniyor. En büyük “gitme eylemini” gerçekleştirdiğin yer bile sıradanlaşabiliyor.
Ve insan, en çok terk etmek istediği yerleri bile özleyebiliyor.
Yok ama ya yazmak istediğim gerçekten de bu değil.
*
Sonra hayat devam ediyor. Turizmde sezon bitti bitecek… Ama daha benim aklımda ve bizim gündemimizde ne projeler var neler.
Ki bunlar çok yakında. Ama yazacaklarım bununla da ilgili değil.
*
Ve ben bu sabah hatta öğlene doğru uyandım – ki hala bu aralar nasıl en az 8 saat uyuduğuma da şaşıyorum ya – annemle oturup uzun uzun dertleştim.
Uzunca zamandır bu kadar kendimi anlatmamıştım.
Sonra annem “Hayatta insanı en çok yoran ne biliyor musun” diye sordu. İkimizde aynı anda “Soru işaretleri” diye cevapladık.
E ben de kalktım. Hadi bakalım dedim kendi kendime; bu kez kaçıp gitmek yok. O kadar kaçıp gitmek yok ki, vur kendini en ait hissettiğin yerlerden birine.
Hadi yine kendine dön biraz ve işte o yüzden de Mevlana’ya…
Gel, gene gel ne olursan ol/ İster Mecusi, ister Putperest, İster Kafir, İster yüz kere tevbe etmiş ol / İster tevbeni yüz kere bozmuş ol/ Bu kapı ümitsizlik kapısı değildir/ Dinle beni nasılsan öyle gel ama gel/
*
Atladım arabaya. Yol beni Karabaş – ı Veli dergahına götürdü. Yağmur çiseliyordu. Açtım saçlarımı yağmura; çantamı, telefonumu, sigaramı her şeyi arabada bıraktım. Girdim içeri. Bomboştu. Çay ocağının yanına gittim, oradaki abi neredesin sen der gibi baktı. Nicedir gelmemiştim, çayınız var mı dedim. Olmaz mı, taze taze dedi. Bir çay koydu bana. Issız bahçede oturdum, düşündüm. İnsanı, söylediklerini, yazdıklarını…
Sonra da unutmayı, unuttuktan sonra tekrar tekrar hatırlamayı…

Kapıları çarpmayı ve çarptığın kapılara geri dönmeyi…
Mevlana’yı düşündüm, Mevlevi’yi ve Rubai’ler… Mevlana’yı düşündüm ya Şemsi Tebriz-i’yi andım.
Ve yağmuru ve derken ateşi…
Sevmeyi düşündüm. Yeniden sevmeyi.
Derken öğrenmeyi.
Sabretmeyi ve vazgeçmeyi… Gülümsemeyi ve varsın sevdiğin seni sevmese bile yine sevebilmeyi…
Söyleyemesen de sevmeyi…
Çayı bitirdim.
Arabaya gittim. Açtım benim defteri. Yazdım.
“Yüreğini dinle Gözde, sen sade sev, sevmenin farkına var, sevilmeyi bekleme.”
*
Evet buydu.
Yazmak istediğim.
Yazdığım.
*-
Şayet siz de bu yazıyı okursanız zor da olsa gülümseyin.
Ha bir de Yılmaz Erdoğan'ın sesinden, Mevlana’nın Şems-i Tebriz’i ye söylediği “Etme”yi dinlerseniz ayrı bir sevinirim.


https://www.youtube.com/watch?v=0dRRMYCk5kM

31 Ağustos 2014 Pazar

Adada yaşam zordur, yaz geçer ve ne güzel ki sonbahar var. Ve bir de aşk...

Adada yaşamak zordur dedi rehberimiz İlyas Bey. Neden diye sordum. Buralarda beklemeyi öğrenirsin diye cevapladı.
Elektrik kesilir, gelmesini beklersin. Fırtına çıkar, gemi kalkmaz yetişeceğin sınavın bile olsa gidemezsin…
Beklemeyi öğrenmek için illa ki adada mı olmak gerekiyor?
Biraz şu ada işini düşünmek gerek belki de. Belki o zaman beklemeyi öğrenmek için kendimizi adalara atmaya gerek kalmaz?
Gökçeada - Uğurlu Sahili 
İki üç günlüğüne Gökçeada’daydım. Türkiye’nin en büyük adası… Bir zamanlar çoğu Rum otuz bin kişi yaşarken adada şimdi kış nüfusu 3000’e kadar düşmüş.
Bazıları iskan köyü olmak üzere 9 tane köyü var. Merkezi deniz kenarında değil.  Köylerin arası yaklaşık yirmi kilometre… Arabasız zamanları da düşününce baya bir mesafe var yani…
Doğası oldukça etkileyici Gökçeada’nın… Kıbrıs gibi de değil su yönünden, suyu kendine yetiyor. Organik tarımın da merkezlerinden… Bu arada Çırağan Sarayı’nın ünlü menüsünde bile Gökçeada kuzusunun da yer aldığını söylemeliyiz.
Gökçeada, Gökçeada diyorum da burası basbayağı İmbroz. Ne kadar meraklıyız isimleri değiştirmeye? Sanki isimleri değiştirince olanlar da değişecek mi?
Mübadelede kapsam dışı bırakılan Gökçeada, resmi görevlerde ise doğu statüsünde… Aynı zamanda adanın tek felsefe öğretmeni olan rehberimiz İlyas Bey burasının memurlar için bir sürgün yeri anlamına geldiğini söyledi. Değil AVM doğru düzgün dükkan bile yokken, sürekli koşturmaca içindeki hayatlarımızda bizlere sürgün gelmesi normal. Oysa hala çok fazla “akıllı” telefon kullanmayan, sosyal medyaya bile haftada bir anca bakan ama kendi damını kendi onarıp, ekimden ocağa zeytine çıkan, keçilerini ve keçi yollarını iyi bilen bir hayat “sürgün” mü gerçekten? Öyle olsa ada insanı neden doksanlarına kadar yaşıyor…
Gerçekten sormak gerek. Acaba onlar mı hayatı ıskalıyor, biz mi?
Hayatın aslında daha basit ve daha yavaş olması gerekmez mi?
Seferihisar’dan sonra Türkiye’nin ikinci “yavaş” şehri olmaya aday Gökçeada’nın girişinde de bu yazıyor zaten: “YAVAŞLAYIN, GÖKÇEADADASINIZ”
Hayat hamaklarla güzel! 
*
Gerçi bu yavaşlamak benim için zor oldu. Ama ikinci günün sonunda bile telefonuma daha az bakmaya başlamıştım. Yoksa ben, yani her on beş dakikada bir mailini kontrol eden, arada twittera bakan, illa ki whatsup’ta söyleyecek bir şeyleri olan ben telefonun çekmediği yerlerde nefessiz kalmaktan keyifle çay içmeye doğru böyle hızlı evrilmezdim…
Bir karar verdim. En azından insanların gözlerine bakar, keyifli bir muhabbetin ortasında otururken kendimi şu elimizdeki “akıllı cihazlardan” biraz daha uzak tutmaya çalışacağım.
*
Bu arada bildiğim yanlış bir bilgiyi düzeltmekte de yarar var. Ben Gökçeada Rumlarının terk ediş sebeplerinin başında adanın yarı açık cezaevi olması var zannediyordum. Oysa Rumlar daha çok 1974’ten sonra burayı terk etmişler, yani Kıbrıs Hareketı’ndan sonra…
Gökçeada sokakları
Adada AKP’ye ciddi bir destek var. Bunun nedeni Ecevit ve Kıbrıs Hareketı mı diye sordum. Hayır diye cevap verdiler bana. Varlık Vergisi… Adanın şimdi ancak 300 kişi kalmış Rumları hala bellerini büken Varlık Vergisi’ni unutamıyor. Bence bu hangi partiye ait olursa olsun tarihimizdeki kocaman yaralardan biri…
Türkiye genelinde de Rumların Varlık Vergisi’nden sonra CHP’ye oy vermeyi kestiklerini bence partinin kendisi de oturup düşünmeli.
İnsan hiçbir lideri yüceltmemeli çünkü. Yanlışlarını görebilmeli ki doğrularında da desteklesin, gerektiğinde eleştirsin. Zaten bu durum benim AKP’ye karşı en büyük eleştirilerimden biri. Körü körüne bir partiye ve lidere bağlanmamalı insan. Madem ki oy veriyor, sonuna kadar oy verdiğini de sorgulamalı.
Belki biat kültürünü biraz aşarsak, giderek artan nefret kültürü de biraz sekteye uğrar. Niye farklı düşünceler oturup bir sofra etrafında keyifle konuşamıyor. Neden herkes kendine bileniyor. Yahu mesela ben Gözde işte, ideolojimden bağımsız düşünemiyor musunuz beni?
Bu sorular benim bu aralar siyasi sorgulamamın temelini oluşturuyor. Farklı farklı insanlara durmaksızın benzer sorular yöneltişim de bundan.
*
Ve derken biz nefret söyleminden bahsederken, dört yanımız kavga ve çatışmadan ibaret olmuşken bir yaz daha bitti…
Açtım Sezen Aksu’dan “Allah’ın Varsa”yı dinledim…
Yaz bitti, mevsim sonbahar diye başladı şarkı. Ama yine beni şu dizeler aldı götürdü. Tıpkı iki gün önce, vakit gece yarısını geçmişken Ege’ye mırıldandığım gibi.
Vicdansız rüyama, şarkıma şiirime girdin.
Sanki kendi bahçelerin misali, arsız
Be vefasız sana martılar getirdim.
Kanatlarım var beyaz ama,
Acımıyor yüreğim…
Tabi bunu dinleyip bir de Sırpçasını dinlememek olmaz. Sonra bir sigara yaktım bir de Bregoviç’ten Elo Hi’yi dinledim. Ama elbette Ofra Haza’nın o insanı aşka sürükleyen sesinden.  Bence siz de dinleyin ve dürüst olun kendinize. Kimi düşünüyorsanız, düşünmemeniz gerekiyorsa bile bir şarkı boyu onu dinleyin…
*
Çünkü aşk böyle bir şey… Arsızca sızıyor insanın içine. En düşünmediği anda… En fark etmediği anda… Öyle hınzır ki bazen kendi yüreğinin içindeki fark edemiyorsun. Sonra bir şarkıda bir dönüp bakıyorsun, nasıl da kök salmış… Sen köksüzleştirmeye çalıştıkça kendini, kendinin bile bilmediği köklerle bağlamış seni…
Bir adayım zannetmişsin sen kendini. Ya da bir deli martı… Oysa adalar karşıdaki kıyıların hasretini çekip durur ve martılar denizsiz yapamaz. İşte o detayları atlamışsın. Üstelik daha önce de aşık olduğun halde.
Sonra işte böyle bir gece vakti şarkılar gülümsetiyor seni. Bu eylül güzel olacak diyorsun. Bu eylül güzel olacak çünkü eylüller hep güzeldir. En sevdiğin ay senin, en aşık olduğun, en mutlu olduğun, en çok gittiğin ve en çok döndüğün…
Şarkılara gülümsüyorsun bir bakıyorsun. Eylül başlamış. Yıllar önce bir eylül günü, daha aslında çocukken Eftelya’yı dinlemiştin, bu eylül sana Sezen Aksu ile geliyor… Çocuklar gibi diyor Sezen Aksu.

Bende hiç tükenmez bir hayat vardı / Kırlara yayılan ilkbahar gibi/ Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı/ Göğsümün içinde ateş var gibi…
Başını göğsüme sakla sevgilim/Güzel saçlarında dolaşsın elim/ Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim/ Sevişen yaramaz çocuklar gibi…
Hissedince sana vurulduğumu/Anladım ne kadar yorulduğumu/Sakinleştiğimi, durulduğumu/Denize dökülen bir pınar gibi….
Sözün şiirlerin mükemmelidir/ Senden başkasını seven delidir/ Yüzün çiçeklerin en güzeldir/ Gözlerin bilinmez bir diyar gibi…

Tabi bu arada şarkı bu kadar güzel olmazdı, sözleri Sabahattin Ali'ye ait olmayaydı... Ve Sabahattin Ali'nin dağlar dediği yer İda'dır. Benim İda'm...


20 Ağustos 2014 Çarşamba

"Sesinde ne var biliyor musun/ Söyleyemediğin sözcükler var"

 Hayat gerçekten ilginç… İnsanlar hayat tekerrürlerden ibaret derken evet ya öyle deyiveriyorsun. Sonra zaman geçiyor, öyle günler haftalar değil. Bildiğin aylar ve hatta yıllar…

Bir an, bir gün, bir yerde. Tamamen başka bir an, tamamen başka bir gün ve tamamen başka bir yerde. Bir olay oluveriyor. Tamamen alakasız. Sana bir zaman yazdıklarını yazdıran olayla tamamen alakasız bir durum. 

Üstelik yıllar geçmiş. Bir cümle kuruyorsun.  O kadar tanıdık geliyor ki o cümle… Sonra mesela o an bir telefonun ucundasın, susuyorsun ve kapatıyorsun o telefonu. Boşluğa bakıyorsun. O cümle aklında tekrarlanıp duruyor, hatta tüm sosyal medyada paylaşıyorsun.

Evine gidiyorsun. Geç bir saatte. Kimse bir şey sormasın istiyorsun. Bir bira açıyorsun kendine. Sonra bilgisayarını açıyorsun. Nicedir yazmamışsın bloğuna. O geliyor aklına, sonra benzer bir cümleyi kurduğun bir zaman.

Bir an onca yıl öncesine gidiyorsun, bir bıçağın saplanışını anımsıyorsun. Nasıl ağladığını, nasıl sokaklarda bomboş yürüdüğünü… O yazıyı yazmadan önce İstanbul’da çok soğuk bir Pazar günü olduğunu, yağmur yağarken gözyaşlarının daha hızlı aktığını… Sonra oturup nasıl da o yazıyı yazdığını.

Bu kez ağlamıyorsun. Ama zaten olayın da yakından uzaktan ilgisi yok. Ama bir anda geçmişinin tüm eksik parçaları bütünleniyor içinde. Geçmişi affettim demişsin ya yalan, affedememişsin. Bal gibi de affedememişsin. Çünkü yine Cemal Süreya okuyorsun işte, onca şiirine bakıp gidip Üvercinka’yı açıyorsun sonra. Oysa ki Üvercinka ezberinde ve oysa ki o şiir olmasa sen mesela Afrika’ya gitmezmişsin.
Oysa şiirler gibi yollar da geçip gitmiş, sen kendini ararken meğer aramamışsın. Çünkü kendi kaybettiğin yerdeymiş.  Çünkü Cemal Süreya varmış. Üvercinka’nın dışında da yazmış.

Mesela şöyle yazmış…
“Şimdi ben burdayım ya / Olmayabilirim az sonra / Her şeyi yüzüstü bırakabilirim”

Ki bırakmışsın çokça…

Ve o şiir de devam etmiş.

“Yabancım diyorum ona/Geriye kalan bütün kelimeleri de/Kamulaştırıyorum böylece.”

Ki şair bir zaman olmuş yazmış:

“Belki de biraz geç rastladım sana/ Ama her şey geç gelmiyor mu yurdumuza/ 1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi/ Eksikliğe mi alışmışız mutsuzluğa mı yoksa?”

Geçmişi affettim diyorsun ya, affedememişsin. Ne geçmişi, ne de geçmişin bıraktığı izleri… O yüzden hala sığınılacak limanlar arıyorsun kendine. O yüzden bu aralar ülke sınırlarından adımını bile atmıyorsun dışarı, o yüzden varsa yoksa iş diyorsun, o yüzden çalışırken uzaklara dönüyor gözün. Hiçbir şeyi affedememişsin sen, edebilseydin cesaret ederdin.

Geçmişi affedememişsin ki insanların gözlerinin içine bakarak yalanlar söylüyorsun bazen. Çünkü o kadar kırılmışsın ki, kırılganlığını gösterdiğin an yine kırılacakmışsın gibi geliyor. İnanamıyorsun kimseye, güvenemiyorsun ve sen kendi kırgınlıklarını gizlemeye çalışırken insanlar oyun oynadığını zannediyorlar mesela. Ne oyunu kardeşim, ben sadece emin olamıyorum demek istiyorsun ama öyle yorgunsun ki açıklama yapmaktan, evet ya bu bir oyun diyorsun.

Geçmişi affedememişsin ki sevilebileceğine inanamıyorsun mesela. Oysa geçmişte çok, hem de çok sevildiğini de bilirken. Bir an birine “sen kendimi bana değersiz hissettiriyorsun” demişsin ya, o andan beri kendini değersiz hissetmek için elinden geleni yapmışsın.

Sonra bunları yazarken, bir bakmışsın geçmişi affetmişsin sen. Sadece geçmişin kendini tekrarlamasından korkuyorsun. Sadece tekrar cesaret edememekten…Çünkü o zaman cesaret edememiştin. Ya yine cesaret edemezsen?

Ve yine Cemal Süreya giriyor devreye. Biran bitmiş, bir yenisini açıyorsun. Cemal Süraya, dizelerden sana sesleniyor:


“Sesinde ne var biliyor musun/ Söyleyemediğin sözcükler var” 

Bir yudum alıyorsun birandan. Uzaklara dalan bakışının cenaze namazını kılıyorsun her yudumunda. 

23 Haziran 2014 Pazartesi

Bugün günlerden Turgut Uyar...

Bugün günlerden Turgut Uyar...
Nedensizce. Yine aldım elimde "Büyük Saati"... Kapadım kendimi dış dünyaya bir süre..
Güneş daha batmıyordu, hava karanlıktı elimden bıraktığımda...

Son sustum. Yazmak istedim bir şeyler. Onu bile yapamadım.

"Bu durum tek başıma beni suçlandırıyor/ İşte gör sabah akşam başucumdayım."



16 Haziran 2014 Pazartesi

virgülden öncesi: Ama

Meğer içinde “ama” olan ne çok cümle kuruyormuşum.
Üstelik bunu itiraf etmek bile zor. Şimdi bile yazıp yazıp siliyorum işte.
Al bakalım Gözde, atıp tut sonra bir “ama” dilemmasında kendini kaybolmalara ver!
*
Şimdi diyeceksiniz bunca zaman sonra nereden çıktı bu? Efendim şöyle ki bu aralar biraz kendimi çözme telaşındayım. Tamamen kendime odaklandım yani…
Evirip çeviriyor, geçmişten geleceğe uzanan olaylar silsilesinde bazı davranışlarımın nedenleri üzerine kafa yoruyorum bol bol…
Bir sohbet anında bendeki şu “ama” handikabını fark etmem ise biraz yıkıcı oldu. İtiraf etmeliyim.
Meğer bazı olaylara çözüm bulamazken, ben nasıl da “ama”lardan bir duvar örmüşüm kendime. Şu “ama”lar var ya benim olayları “oluruna” bırakmamamın önündeki koca koca sıradağlarmış.
İşte Toroslar ya da Ziganalara benzettiğim, yani Ege sahilleri ile hiç benzeşmediğim ruhumun sıra dağlarında denize giden yollar ararken, kendimi paralel eylemişim.
Yalnız iyi oldu bunu geç de olsa fark etmek… Devam edebilir adına. Çünkü kendime belleğim “her şey geçer” mottoları, aslında kendime söylediğim en büyük yalanların başında geliyormuş.
Öyle geçer deyince geçmiyor kardeşim, sen kabullenince geçiyor. Anlayınca, anlamlandırmak yerine akışına bırakınca…
 “Ama” bir söz verdim kendime… En azından çabalayacağım artık. Biraz daha akışına bırakmaya… Plansız yaşamaya mesela. Bir şey hissedince arkasında durmaya, hesap sormaya, anlamaya çalışmaya değil; yaşamaya mesela…
*
Ne şifreli yazıyorum değil mi? E öyle herkesin okuyacağı mecralarda kendini anlatmak istese de pek o kadar açık olamıyor insan…
Olsun yeni evimde, sadece kendi başıma kurduğum anılarda gecenin bir vakti gülümseyebiliyorum ya, yetiyor bana…
*
Ve meğer ben kırılmaktan ne korkmuşum. Amma kaçmışım senelerdir kendimden… Kendimi arıyorum zannederken aslında sığınaklara doğru dört nala ilerlemişim.
Oysa öğreniyorum bir süredir. Kimsenin yaralarını iyileştiremiyorsun, ancak merhem olabiliyorsun. Kimse de senin yaralarını iyileştiremiyor, ancak merhem olabiliyor. O yüzden hissettiğince yaşamalı insan. Çünkü kaçtıkları, alakasız bir zamanda alakasız bir düzlemde alakasız bir konuşmanın ortasında öyle bir gelip yaralıyor ki seni, döne döne aynı yere geldiğini fark ediyorsun. Durmaksızın geçmişinde takıldığın bazı olayları yaşıyor, yaşıyor ve aslında yaşayamıyorsun.
O yüzden on üç yaşımın o sıcak yazıyla on dört yıl sonra barıştım mesela. İstanbul’da değil de Bursa’da bir liseye başlamamla sonuçlanacak o yazla…
İstanbul ve Bursa… Ruhumun iki yanı… Hayatımın bitmek bilmeyen deniz yolculuğu… O yüzden mi vapurlarda defterlere sarılışım. O yüzden sanki… İstanbul’la Bursa arası o deniz yolu benim arafım. Arafımdı.
Şimdi artık sadece bir deniz yolculuğu… Demleme çay olunca daha bir keyiflenen. Hatta bu aralar Budo’nun o güzel suböreklerine taktığım…

*
Hoş geldin 27. Yaşım…
Hayal ettiğim birçok şeyin olmadığı ama zaten o arada hayallerimin de değiştiği, üstelik değişen hayallerime hatta belki de hayallerimin ötesine ulaştığım an.
İnsan bu yaşta hayatı daha bir anlıyor demişti bir arkadaşım bir zamanlar. Öyleymiş de… Aslında her yaşta öyleymiş. Anlaya anlaya bir hal oluyoruz, sonra işte… yaşıyoruz.

*
Beylerbeyi’nde yeni evimdeyim şimdi. Hayal ettiğimce yüksek tavanlı, iki dakikadan az bir sürede denize ulaşılabilir mesafede. Kafam bozulduğunda ya da mutluluktan içim içime sığmadığında dilediğimce yürüyebileceğim gibi…
En sevdiğim şehirde, aslında tek sevdiğim şehirde, bir başıma ve belki de hayatımda ilk kez kimseye ihtiyacım olmadığını ama kendime olduğunu hissederek.
Geçmişimde sevindirdiğim, üzdüğüm, öfkelendirdiğim, sakinleştirdiğim tüm insanların…
Sevdiğim, sevmediğim, sevildiğim ve sevilmediğim tüm insanların…
Aşkların, ilişkilerin, dostlukların, arkadaşlıkların ve tanıdıkların, tanışıklıkların, paylaştığın anların olduğu bütün o zamanların da ötesinde.
Sadece şu anda, olmak istediğim yerde Beylerbeyi’nde yeni evimdeyim şimdi.

27 yaşımın üçüncü gününü de doldurmuş bir vaziyette. 

25 Mayıs 2014 Pazar

Roma'dan Malta'ya.. ve aslında nereden nereye?

Karadut'un Dondurma Keyfi
Yine yolların ardından kendimi zeytin ağaçlarının arasına attım. Ve elbette Karadut’un yanına… Bir köpeğin sorumluluğunu bu denli alabileceğimi, onu bu denli özleyeceğimi bir yıl önce biri bana söylese yok derdim. Meğer bazı sorumlulukları insan isteyerek  - istemeden üstlenince kaldırabiliyormuş. Karadut’la birlikte geçen şu bir yıl bana bunu öğretti. Ve bir de bir insan ve hayvan arasındaki o sınırsız sevgiyi…
Şimdi ben bunları yazınca belki birileri beni anlamayacaktır. Ama insanların bebeklerinin fotoğraflarını gösterdikleri gibi ben de “kızım” diye Karadut’un fotoğrafını gösteriyorum. Hatta itiraf etmeliyim, bazen kendimi Karadut’un bebeklik fotoğraflarına bakarken buluyorum.
Yalnız benim kız pek bir asi… Gerçi hayvanlar sahiplerine çeker diyorlar. Öyle olunca itaatsizlikleri ve anında durgunlaşan halleri ile bana beni de hatırlatmıyor değil. Benzer şekilde Loca – Nihan ikilisi ( Ki Nihan Karadut’un teyzesi, Loca’da manevi kardeşi olur) bana hak verecektir en azından.
*
Neyse bu haftam yollarda geçti. Bol bol dışarılardaydım. Bir haftada Bursa, İstanbul, Roma ve derken Malta… Hem de Sliema’dan Valetta’ya, Gozo’dan Mdina’ya…
Bol bol müzik dinledim, bir o kadar insanları izledim, yıllardır merak ettiğim Cinecitta Studyoları’nı gezdim falan filan…
Falan filan diyorum ama bir anda kendimi o ünlü Cinecitta Film Studyoları’nda hem de bir anda Antik Roma’nın ortasında bulunca pek keyiflendim. Söylemesem olmazdı. E darısı başınıza…
Sonra İzlanda’ya gitme planlarımı bir anda Malta olarak değiştirdim. Bir gece vakti, kendimi Roma sokaklarına vurmadan hemen önce. Çünkü ben ne zaman karar vermek, iyileşmek ya da kendimi dinlemek istesem kendimi bilinçli/bilinçsiz olarak sıcak deniz kıyılarına atıyorum.
Roma’dan bir saat on beş dakika, bolca düşünce dolu bir uçuşla, bütün operasyonları bitirmiş olmanın rahatlığı ve aslında boşluğu ile gidiverdim Malta’ya… Bir gece vakti bin sekiz yüzlerden kalmış eski bir otelin zemin katında, camı açtığın an rüzgarın efil efil estiği odasına…
Valetta Sokakları
Rodos’u Osmanlı fethedince Malta’ya kaçan St. John şövalyeleri, ünlü Malta Kuşatması’nda adayı Osmanlı’ya yani Müslümanlara teslim etmeyince Malta’da Hristiyanlığın kalelerinden biri olmuş. 420 bin nüfuslu adada 365 kilise var, belki de daha fazla. Kiliselerden çan sesleri bir başlıyor, bitmiyor. Sokaklar da boş olunca, sarı Malta taşlı sokaklardan bir anda bir Ortaçağ şövalyesi çıkacak gibi hissediyorsunuz.
Mdina'da bir Gözde 
Gozo ise Odyssey yani benim o çook sevdiğim mitolojimin en sevdiğim kahramanlarından Odysseus’un destanındaki Calypso’nun Adası. Sırf bunun için bile gitmeye değer. Yani Malta’da teknede bir yerden bir yere giderken adeta mitolojide bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bu o kadar keyifli ki, kendi arkeolojinizle uğraşmayı bırakıp insanı hayatın tadını hiçbir şey düşünmeksizin çıkarmaya zorluyor.
Derken döndüm. Kürkçü dükkanına…
Ama bu kez dönerken, sanki iki yıl önce Afrika’dan İstanbul İstanbul diye bağırarak dönen ben değilmişim gibi tekrar gitmek istedim. Bir başka ülkeye yerleşmek…. Mesela Londra’ya ve bazı öğleler Boots’dan bir sandiviç ya da suşi alıp parkta yemek. Ya da New York’ta elimde kahve kaybolmuş hissetmek sonra kendimi İstanbul’a atmak istemek ama onun yerine ufak bir apartman dairesine girmek.
Bazen İstanbul’u ondan uzakken daha mı çok seviyorum ne?








27 Nisan 2014 Pazar

Unutmak ve hatırlamak...


Nihanla, yine içtiğimiz bir gecenin ardından sabah(tabi ki öğlen ve hatta öğleden sonra) kahvaltısında hayattan konuştuk bugün.

Kendimize özel alışkanlıklarımızdan, kendimizi geride bırakamayışlarımızdan, bir de unutkanlıklarımızdan!
Evet, bu yazının ana konusu “unutkanlık”! Kardeşim ben neden olur olmaz şeyleri unutuyorum bir de neden mesela hayatımdan nedensizce sildiğim olayları ve hatta insanları, son derece alakasız yerlerde hatırlayıveriyorum.

Ya mesela Gamze diye bir kız vardı lisede. Baya da yakındık. Geçen gün hatırladım. Bir anda hayatımdan varlığını ismini silivermişim. Nedensizce. Ki hayatımın bir sürü en önemli olayında yanımdaydı. Düşün ben sırılsıklam ilk aşkımı yaşıyorum, yaşadığım her şeyi bu kıza anlatıyorum hatta beraber o ilk aşkın hayallerini paylaşıyoruz. Şimdi nerede, soyadı ne, neye benziyordu hiçbir fikrim yok!

Beynimiz bazı şeyleri neye göre siliyor acaba? Ve neden bazı şeyleri de hiç unutamıyoruz.
Sonra kendime şunu da soruyorum. Acaba geçmişe ait olayları hatırlamak istediğim gibi mi hatırlıyorum diye. En azından ayrıntıları…

Bir de hatırladıklarımız sadece birkaç an  ve bizim hissettiklerimiz aslında. Bu da ayrı ilginç bir durum!
Şöyle anlatayım. Hadi yine o ilk aşka dönelim. Mesela benim ilk elimi tuttuğunda hissettiklerimi hala hatırlıyorum, ama hangi gündü, neredeydik hiçbir fikrim yok!

Vehasıl bu akşam unutmaya ve hatırlamaya takmış durumdayım. Hatta o kadar ki, şimdi Sezen Aksu dinliyorum. Son Sardunyalar…

Ah kaldırımlar biliyor çünkü bir devir muhteşemdik!

Ama asla unutamadıklarım da var.

Üç yaşında olmama rağmen, anneannemi kaybettiğimiz gün sanki dün gibi aklımda. Bana plastik bir bebek almıştı önceki gün pazardan, sonra misafirler gelmişti. Misafirin kızı bebeğimi çok sevmişti. Anneannem, elindekini paylaşmayı öğren diyerek o bebeği bana o kıza hediye ettirmişti. Bugün bile mal mülkten çok insan düşkünüysem, nedeni o sözdür en çok.

Sonra annemle işe gidişlerimizi hatırlıyorum. Bursa’da Kültürpark vardır. Dolmuştan indikten sonra Kültürpark’ın içinden yürüyerek giderdik Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü’ne… Ne oyunlar oynardık. Ben hayal kurmayı işte o Kültürpark yürüyüşlerimde öğrendim. Yaş dört.
İlk Özdilek yazısını okuduğumu hatırlıyorum mesela. Daha ilkokulu başlamamışım. Annem babam beş yaşımda okuyabildiğime inanmadı. Arabayla giderken bakıyorum bakıyorum o yazıya, okuyabiliyorum işte.

Hala o an öyle bir aklımdaki…

Dokuz yaşımda Kuzey diye bir çocuk vardı. Sınıfın en çalışkanı. Ben de ikinci inek!  Kardeşim hep benden daha yüksek notlar alıyor. Sırf o aldığı notlardan ve benimle inatlaşmasından Kuzey’den hoşlanmaya başlamıştım. Sonra vazgeçtim. Matematik sınavından ben 97, o 100 almıştı. Tam o gün. Sonra ben üzülünce kantinden bana kayısı suyu almıştı. Dün gibi aklımda. Ben de sinirlenip meyve suyunu pantolonuna dökmüştüm.  O zamandan beri birinden çok hoşlanınca hayatta belli edemiyorum mesela.

Freudyen mi takılıyorum ne bu gece?

Ama garip değil mi insanın geçmişine dair bazı anıları canlıymışçasına saklaması?

Hadi zamanı biraz ileri saralım.

Ortaokul yılları… En çok aklımda kalan şey soru çözerken Ezginin Günlüğü’nü keşfetmem. Papatyam diye bir şarkıları vardı. Bir dakika on beş saniye falan. Durmaksızın onu dinlediğimi hatırlıyorum mesela. Neyse o iyiymiş, lisede Ozan uğrunda Çelik’ten “sen gitme hep benimle kal” diye bir şarkı dinlemişliğim var ne diyorsunuz! Üstelik radyodan kaydetmiştim o şarkıyı, annemin güzelim Joan Baez kasedinin üzerine. Yani sen gitme hep benimle kaaaal, ne olur bırakma ellerimiiiii kısmından sonra Donna donna donnaaaa donnaaaa diye bir ses giriyordu. Ve ben buna rağmen gözlerim dolu dolu Çelik’in şarkısını mırıldanıyordum!

İlk aşk acısının ardından Çağrı ve Onurla okuldan kaçtığımız gün gibi aklımda. Cube diye limonlu biramsı bir şey vardı. Ondan alıp Kültürpark’ta içmiştik. Benim ilk sarhoşluğum. Çağrı hala çingenelere para kaptırışımızı dilinden düşürmüyor, o günü de onun sayesinde unutamıyorum!

Ah benim güzel lise yıllarım. Bursa Anadolu Lisesi… Ömrümün en mutlu zamanları… Hatırlayınca insan bir an o anlara gitmek istiyor yahu. Çok gezdim, çok gördüm, çok güldüm ama hiçbir zaman o 16 yaşındaki adam olduğunu sanan genç kız kadar mutlu olamadım bir daha.  Hayatta karşına çıkan her şeyin “yeni” olması nasıl bir keyifli duygudur yahu!

Sonra üniversite. Sabancı Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri fakültesi. Ektiğim recitationlar aklımda en çok. Nasıl bir vicdan azabı bırakmışlarsa ben de. Fasshane’de çay içmelerim mesela. O zamanlarda içtiğim çayların yanına hala yanaşamıyorum. Derya’nın beni o saçma “Mekanik” projelerinden nasıl kurtardığını hatırlıyorum elbette… Ama unutup hatırladıklarım da var işte. Mesela bana üniversite yıllarım boyunca sevgilim de dahil olmak üzere herkes “İza” derdi. Adımla seslenildiğini anımsamıyorum. Sonra unutuvermişim bunu! Ekincan, Lex’ti, Zeyyad MW ( Midnight Walker), Cevdet’e Rosemary diyorduk Rosemary’nin Bebeği’nden hareketle… Tabi bunların gelişi ne? Counter Strike isimleri…

Benim İza’nın anlamıysa İsadora Duncan… Ha bir de onun peşinde Paris’e gidip Pere Lachaise’de küllerinin yanına gül bırakmışlığım da var. Ama o ayrı bir hikaye… Tabi bu arada Eternal Tears of Sorrow falan dinliyorum. Progressive Rock olmuş hayatım. Düşünsenize sevgilimin bana hediye ettiği şarkının adı bile “The River Flows Frozen”

Afrika'ya gitmeden önceki gün Nişantaşı sokaklarında neredeyse sabaha kadar - o soğukta - yürümem ve sonra bir taşın dibinde hüngür hüngür ağlamam... Ama o zaten bambaşka bir hikaye!

Bunları da unutmuştum bu arada… Şimdi yazınca hatırlıyorum bazı ayrıntıları.

Yazmak o yüzden de önemli değil mi biraz. Kendi kişisel belleğimizi saklama imkanı sunduğu için. Mesela günlüklerim var benim. Hala bir kısmını açıp okuyamadığım ama ileride bir kızım olursa yüzüm kızara kızara vereceğim…

Neredeyse hepsi tamamlanmış on beşe yakın defter. Mesela biri ilkokul yıllarımdan, lisede çok yazmışım, üniversitede yazdıklarım ekleniyor sonra yanlarına. Derken mesela NTV’deki ilk günümü de yazdığım defter. “Bana KJ diyorlar, biliyormuş gibi yapıyorum ama bu KJ ne demek yahu” yazdığım! Afrika’dan meşhur “Gönderilmemiş Mektuplarım” derken KARİBU Günlükleri…

Yazmalı. Marquez’in bir kitabı vardı ya “Anlatmak için Yaşamak” işte anlatmak için yaşamalı ve anımsamak için yazmalı…

24 Nisan 2014 Perşembe

Geldi bahar ayları...

Bir zamanlar ne çok yazardım. Defterlere, bloga… Önüme gelen her yere. Yaş ilerledikçe giderek içimde hayatı daha mı çok biriktirmeye başladım ne? Eskiden yazarken hayal kurardım, şimdi hayal kurmak istediğimde atıyorum kendimi arabaya… Yollar boyu gidiyorum.

Bursa’dayken mesela köy yollarına vuruyorum kendimi. Zeytin ağaçları arasında denize ulaşıyorum. Müzik çalıyor bir yandan. Köy kahvelerinde yaşlı amcalarla muhabbet ediyorum. Onların öykülerini dinliyorum, sonra yine vuruyorum kendimi yollara. Bilseniz ne öyküler hayal ediyorum.
İyi geliyor hayat arası böyle molalar vermek.

Hayatımın diğer yarısı İstanbul’da ise ayaklarım daha bir çalışıyor sanki. Kulaklarımda müzik sabahın kör ayazı bir bakıyorum Kanlıca’ya kadar yürümüşüm.

Bahar geliyor ya ruhum dışarılara vuruyor kendini yine…

Tabi arada bir de dünya. Bu aralar bir yerlere gidesim yok gerçi. Demek ki hafiften yerleşik düzene geçme halleri de oluyormuş insanda. Özellikle o sabah uçakları yok mu sabah uçakları! En büyük kabusum.
Nefes alamadığım bir sezon daha başlıyor. E nedense seçtiğim meslekler hep böyle, kim tatil yapsa ben çalışıyorum. Olsun 9 – 18 mesai insanı olmamak yine de güzel. Varsın bazı günler gecenin bir yarısı çıkayım işten. İnsan sevdiği işi yapınca, hem de geleceğe dair nice hayali olunca koymuyor.

Yine de her yıl olduğu gibi kendime “this year’s must see” ülkelerini çıkardım. Bu yıl Arjantin’e gidiyorum bir kere. O kafanın bir yerine yazıldı. Bir de dede Baltıklar çekiyor ilgimi. Şu Estonya, Letonya coğrafyası… Temmuz ayında hazır Ramazanken bir gitmek gerek. Bir de Afrika yapasım geldi ki sormayın… Acaba bu yıl bitmeden o çok özlediğim yaşlı kıtama bir kez daha ayak basar mıyım?
Yollar iyi geliyor bana. Bir yere varmak değil de yola çıkmak. Yeniliyorum kendimi. Ne yapayım bu da benim hayata devam etme şeklim. İlla ki gideceğim ve illa ki dönüşüm de olacak. Bir insanın hayatının en mutlu dakikalarının giderken ve dönerken olması ilginç değil mi?

Hep böyleydi. Bazı şeyler hiç değişmiyor.

THY’nin Iğdır reklamından sonra bir de Iğdır’a gitmeye karar verdim. Yalnız o ne güzel reklamdır. Bir de itiraf ediyorum, gözlerim dolu verdi. Giderek duygusal bir insan mı oluyorum ne? Gerçi bazılarının dediğine göre zaten kimi zaman haddinden fazla duygusalmışım da duvarlar örüyormuşum vs. vs. vs. En komiği de bu sözleri sevgilimin falan değil sevgili Operasyon Müdirem Zühniye Hanım’ın söylemesi… Bu aralar biraz fazla mı işkolik oldum ne?

İşte öyle. Bu aralar bir de mailinden teklifine yazıları nasıl bitireceğimi bilemiyorum ya. Neyse...

Ha ülke gündemi mi? Akıl sağlığımı biraz olsun korumak adına valla bu aralar boşverdim gitti! 



7 Nisan 2014 Pazartesi

Beni bu havalar mahvetti!

Bu sefer eğlenceli bir şeyler yazmak istiyorum diye oturdum masaya. Nedense bloga yazmaya başlayınca bir anda cümlelerim hüzünleniveriyor. E bu gidişi bir yerden kırmak gerek. Gerçi pek umudum yok ya…
Bahar geliyor ya son on gündür, bendenizin en az yüzde beş onluk bir bölümü boşvermişlikle yaşıyor. Orhan Veli’nin dizeleri gibi “Beni bu havalar mahvetti/Böyle havada istifa ettim/Evkaftaki memuriyetimden/Tütüne böyle havada alıştım/Böyle havada aşık oldum.”
Bu arada tam bunları yazarken biraz müzik dinleyeyim dedim, pek tabi “yasaklı” Youtube’u açtım. Tabi bu eklentiler sayesinde artık “Amerikan Reklamları” konusunda da bir uzman sayılırım. Hazır yemeklerden, burada olmayan arabalara bir Amerikan Rüyası Youtube reklamlarıyla sarıyor etrafımızı…
Her neyse…
İşte öyle bahar geldi. Ve ben bildiğiniz Gözde, yine her bahar dört bir yana dağılıyorum.
Mısırsız olmaz!
Keyifli bir dağılmaca bu. Bir de bu aralar, nedense bir iki yıldır azalttığımca kahkahalar atıyorum. Tabi bu durumun baş sorumlularından biri de sayın Nihan Hanım olabilir.
Onunla bu yıl uzun uzun seçerek aldığımız filmlerden yaptığımız bir “İstanbul Film Festivali” seçkimiz var. İnatla daha aldığımız hiçbir bileti kaçırmadan izliyoruz.
Ama tabi bazı filmlerden sonra bir bira, derken iki üç beş on elzem hale geliyor.
Galata rocks... 
Sonra tabi gelsin kahkahalar… Çok konuşunca kurduğum ilginç cümleler de hani ortamı neşelendirmiyor değil. Mesela garsona sipariş verirken, “Bir Blush, bir Bomonti, bir de Efes Malt.” Siparişini “Hoşçakalın” diyerek bitirmek o an bizi baya bir güldürdü. Neyse bu saçma cümleler kırma ve istemsiz potlar kırma bambaşka bir yazı konusu…

Lakin şu ilginç cümleler kurma huyum bu aralar gerçekten ilginç. En son “her insanın muadili vardır” gibi bir aforizma bile savurdum havaya. Muadil nedir yahu! Bir de konuyu bilseniz. Ama sanırım bu konuya da girmemek en iyisi…
Velhasıl bu aralar İstanbul güzel, hayat güzel… Kendim olmanın tadına varıyorum sanki.
Hatta bazen kış uykusundan uyanmış gibi hissediyorum. Büyümek ve büyüdükçe küçük olmanın tadını çıkarmanın keyfine varmak gibi bir şey bu.
Çünkü artık anladığım şeylerden biri de şu. Kendini gittiğin her yere götürüyorsun, kendinle birlikte yaşadıklarını da. Yüzleşmediğin sürece yirmi ülke değil yüz yirmi ülkede gezsen bu değişmiyor.  Sonra öyle bir an geliyor ki, sen farkına varmadan aşmışsın meğer heybende taşıdıklarını. Bir sabah uyanınca sonra daha bir hafif geliyorsun kendine. Bir bakıyorsun onca yılın ve yolun ardından bıraktığın şehirde tekrar bir düzen kurmaya karar vermiş hale gelmişsin. Ve o an fark ediyorsun ki, aslında sen bilmeden ne çok kaçmışsın.
En azından bana öyle oldu. Meğer ben kaçıyormuşum dedim. İyileşmek için başka şehirlere sığınmışım.
Ve bana bir de şöyle oldu. Büyüdüm. Sindirerek yaşamak diye bir kavramı yavaş da olsa ediniyorum.
Tabi bu arada sorular peşimi bırakmıyor. Ama bunu da çözdüm. Olay tamamen İkizler burcu olmamla ilgili. Benzerlerim var, yani yaşayabilirim. Evet, evet sanırım ölmeyeceğim.

Hem hep diyorum ya dışarıda dolu dizgin bir hayat var. Daha neler yaşanacak…
Hem yeniden kaçsa bile insan, kaçmanın da bir keyfi var.
Üstelik böyle manzaralar varken dünya gerçekten de güzel bir yer:



 Bir de herkes biliyormuş bir ben bilmiyormuşum. Nil Karaibrahimgil'in Bi Küçük Eylül meselesi için yazdığı o şarkı nedir ya! Boğazda bir uçtan bir uca yürüttü beni. Pelin durmamış, yorulmamış, "kendi sinsi emelleri uğruna" gelip "ilk kısmını dinle, bak sana ne mesajlar veriyor" tarzından cümlelerle sağ olsun öğretti!

Bana da dinlemek düştü.

İşte bu da linki: https://www.youtube.com/watch?v=S5onhXnrZgE

ve ama işte "lalalalal ben de böyleyim, lalalaaa hep de böyleydim..."


13 Mart 2014 Perşembe

Çok erken...

Kalbim acıyor. Olur olmaz sinirleniyorum, sonra gözlerim doluyor. Susuyorum ekseri. Üç gündür böyle...

Berkin Elvan. Hepimiz için masumiyetin anlamı olmadı mı? Bekledik. Sanki Berkin uyanınca değişecekti bir şeyler, dünya daha güzel bir olacaktı. Belki de bir yerlerde "adalet" olabilir diyecektik. Olmadı. 

Bir sabah vakti gitti Berkin. 

15 yaşında. 

Çok erken. Olmaması gereken kadar erken. 

Şimdi midem bulanıyor bazı yazılara... Velev ki Berkin'in elinde silah bile olsa ne olur. Çocuk daha... Velev ki protestolara katılsın hatta daha da ötesi taş atsın, sapanla dolaşsın hatta birilerine saldırsın. Ne fark eder? Öyle olunca 15 yaş ölmek için yeterli mi oluyor? 

*
Kendi 15 yaşımı düşünüyorum. Amma büyük zannediyordum kendimi. Bildiğin salak bir çocukmuşum. Aşık bile olmamıştım daha, oysa bir yıl sonra ilk kez aşık olunca büyümeye başlayacaktım. Anlayacağınız doğru düzgün acı çekmek ne onu bile bilmiyordum. 

Şimdi hızla 30 yaşımda yaklaşırken bile ölüm uzak bir köy gibi görünürken o zamanlar aklıma bile gelmezdi. İnek bir öğrenciydim. En önemli dert matematikten yüksek not almaktı mesela... 

Ya da biraz şişkoyum diye üzülürdüm. Berkin... Daha 15 yaşını tamamlayamadan eridi oysa. 16 Kiloluk tonlarca ağır bir tabutla gitti yerin altına. 

Bir sabah vakti gitti Berkin. 

15 Yaşında. 

Sahi 15 yaşla ölümü bir araya getirmek bile çok abes değil mi? 

2 Mart 2014 Pazar

Hayat bazen...

Biz ne olduğunu anlamadan hayat geçiyor. Sanki eskilerin bir bildiği var. İnsan yaşı otuza doğru gittikçe, yaşadıklarıyla daha çok susmaya başladıkça anlıyor.
Ne garip, aynı sandığım ben her geçen yıl biraz daha değişiyorum. Üstelik yıllar geçtikçe daha bir anlıyorsun bunu.
Dünyayı gezme ve gezdirme işi olmuş biri olarak yazıyorum bunları… Nereye gidersen git, gittiğin yer bir arpa boyu yol. Dünyanın bütün ülkelerine kendini taşırken, Çengelköy’de içtiğin çayı, Beşiktaş’ta giden birinin ardından kırık kalmış bakışını, köpeğin kendini bir anda denize attığı an yaşadığın şaşkınlığı, kızıp kapattığın telefonlar, gülüp sarıldığın boyunları hepsini birden taşıyorsun.
Sonra bir bakıyorsun taşıdıkların ne de artmış… Sen taşıyorum derken arada bazı şeyler kayboluvermiş. Hiç unutmam dediğin anların hatıraları inanamadığın derecede silik.
Derken bir kırılma noktası. Bütün bunları düşünüyorsun. Bir çay, şarap, rakı ya da su hatta ağrı kesici falan içiyorsun.
Sen değişecek desen de neysen o olmaya ve bilerek – bilmeyerek kendine biçtiğin hayatı yaşamaya devam ediyorsun.

18 Kasım 2013 Pazartesi

"Sesini unutmuşum"

"Sesini unutmuşum". Geçenlerde bir zamanlar birini çok sevmiş bir arkadaşım, aradan yıllar geçtikten sonra ilk aşkı için böyle söyledi. 

Oturdum düşündüm. Kısa kısa, farklı mekanlarda farklı zamanlarda... 

Tamamlanmamış öyküler belki de böylesi afili cümlelere söyletiyor bize. Hangimiz hayatında her öykü, her yaşanmışlık tam ki. 

Şahsen benim doğru zamanlarda dile getiremediğim, sonradan dönüp dolaşıp keşke söyleseydim dediğim o kadar cümle var ki. Tabi şimdi beni geçmişe ışınlarsanız, farklı mu davranırdım. Büyük ihtimalle yine yıllar sonrasında aynı ya da başka olaylar için benzerini düşünürdüm. 

Sel Yayınları'ndan çıkan "Kadın Öykülerinde İstanbul"u okudum. Okurken de benzer şeyler düşündüm. 

Biz kadınlar, illa ki bir susuşun ardından vazgeçişler, vazgeçme zorunda olmalar barındırıyoruz sanki. 

En yakın arkadaşım, annem, karşı komşum, bir ülkede tanıştığım bir yabancı... Hepimiz! 

*

"Sesini unutmuşum". 

Ne kadar da iddiali bir cümle değil mi. 

Zihnimizde sanki sesini hatırladığınız biri ile yıllar sonra karşılaşıp bambaşka bir tonda onu duyduğunuz oldu mu? 

Ya da birini tamamen hatırlamak isteyip sesini bir türlü o resmin içine yerleştiremediğiniz? 

Peki ya bir insan ne kadar ses depolayabilir içinde, ya da ne kadar anı. Yenileri eklendikçe eskiler azalıyor mu acaba? 

Belki de bazen unuttuğumuzu sandıklarımız, uygun anı ve mekanı bulunca çimleniveriyor. Geçmiş toprak arasından baş gösteriyor. Bir anlığına. 


Tabi bir de unutmak isteyip unut(a)madıklarımız var. Öyle sadece aşk acısı falan da değil. Ben bazen küçükken yaptığımız bir haşarılığı anımsayıp ardından yüzümü buruşturuyorum. Sanki o an, o kızılacak suçu bir kez daha işliyorum. 

Düşünün... Elbet sizin de öyle anlarınız oluyordur. 


O kadar işte. Daha neler yazacaktım. Yazı burada bitti. İstanbul'da bu aralar pek soğuk yahu... 

En iyisi sıradan bir hava cümlesiyle yazıyı bitirmek sanki! 


19 Eylül 2013 Perşembe

Ülkeler, yollar, yaşamlar ve elbette Karadut!

Ne çok zaman olmuş yazmayalı...

İnsan bir şeylere ara verince bir daha da devam etmesi zor mu oluyor ne? Oysa ne de farklı bir zaman diliminde yaşamımın, bu blogu yazmaya başlamıştım.

Şimdi yazarken eskilerden bir şarkı dinleyiveriyorum. Ezginin Günlüğü... Ne de severdim bir zamanlar.

http://www.youtube.com/watch?v=ELDbTcU38eo

"Ne de" kelimesi ilginç bir kelime. Böyle biraz midede yumruk tadı, biraz yarım gülümseme, biraz bir sigara yakışı...Biraz kek tarifi gibi oldu ya neyse!

*

Zaman bazen öyle yavaş, bazen öyle hızlı devam ediyor ki...

Kendimi kimi zaman fotograflara bakar, geçen günleri - ayları - yılları sayarken buluyorum. Yaş olmuş neredeyse 27... 24 yaşımı düşünüyorum mesela bazen. İki yıl sonra da bu yılı düşüneceğimi bilerek, ne çok şey geçmiş diyerek.

Ülkeler görmeye devam.

Dosyoyevski'nin izinde St. Petersburg sokaklarında dolaşım, ha bir de Neva Nehri kıyısında doya doya ağladım ya, şu hayatta yapılacak şeylerden biri daha eksildi.

Bu arada Napoli'de La Michele de gittim. 4 Euro'ya dünyanın en güzel margheritasını yemek. Ki bilen bilir ben pizza sevmem...

Tabi mevzubahis benim hayat olunca, pizzacıda ABD Hükümeti adına çalışan bir avukatla da arkadaş oluverdik.

Bir de Pompei elbet. Vezuv eteklerinde, tarihe sıkışıp kalmış o şehirde yürümek, parmaklıklar arasında 2000 yılın ardından tekrar canlandırılan üzüm bağlarına bakmak... Unutulmazdı!

Bu bölgede, lav nedeniyle mineral yönünden zengin bu toprakların bereketinde yetişen üzümlerden yapılan şaraba ise "Lagrima di Christi" diyorlar. Yani İsa'nın gözyaşları. İroni hayatımızın en ortasında!

Elbette orada da ilginçlikler bırakmadı ki peşimi... Bir baktık bir otobüs dolusu Kırklareli'li. Atlamışlar otobüse piknik sepetleri eşliğinde 15 günde 15 şehir Nilüfer Turizm aracıyla geziyorlar. Yurdum insanı!

*

Bütün bunların ötesinde bir de minik bir canlı giriverdi hayatıma. Karadut!

Evet, o benim minik köpeğim. Küçük, şimdilik 3 aylık bir dişi labrador.

İnanılmaz akıllı, yemeğe hiç dayanamıyor ve kendisiyle ilgilenilmediğinde her yere tuvaletini yapma hakkını kendinde gören bir şahsiyet kendileri.

Öyle gözleri var ki, insan uzun süre asla kızamıyor.

Uzun uzun yazmalı hakkında, yazılmalı.

*








5 Mayıs 2013 Pazar

Uzun bir aranın ardından kısa bir özet yazısı


Merhabalar,

İnsan bazen öyle yoğun yaşıyor ki yazamıyor. Şu yazamama sorunsalı yazmadıkça da artıyor üstelik. Bugün yarın der ve hatta “yapılacaklar listeme” eklerken yazma dürtüsü bir gecenin yarısı Çengelköy’dek Hıdrallez gecesinin tam ortasında beni buluveriyor.
Ama uyku da geliyor. Oysa anlatılacak ne çok şey var. Parmaklar klavyeye ne kadar hızla basarsa bassın düşüncelere yetişemiyor üstelik.
Düşüncelere yetişse hisler, hissedilenler ve anılar geride kalıyor. Olsun diyerek en azından yazıda hayatı özet geçeyim diyorum.
KARİBU büyüyor, hala bir yılı dolmadı ama biz ilk yıl bitecek heyecanlarına kapılmaya başladık bile. Bol iş, gece 12de gidilen evler ve sürekli değişen mekanlar. Ömrümün gazetecilikten uzak bir yılı doldu dolacak...
KARİBU büyürken biz de gezmeye devam ediyoruz tabi.
Dara Harabeleri
Tepeden Mardin
Çok yer var ama önce büyülendiğim, o çok sevdiğim Mardin. Bambaşka bir rota ile Paskalya Bayramı’nda Mardin’in altını üstüne getirdik ki yaşadıklarım gördüklerim apayrı bir blog konusu. Olur ya bir an zaman bulursam ya da en kötü bir sonraki gidişimin ardından kalbimin bir yanını bıraktığım bu güzel şehri yazacağım.
Şimdilik şunu söylüyorum. Gidin, görün. Biz diyoruz ya “Gezmek, Yaşamaktır” diye. Bazı yerlerde gezmek bir ayrı yaşamak...
Plaza Mayor'da GSliler

Mardin’in ertesi günü ise Real Madrid – Galatasaray Maç Turumuz için İspanya’daydık. Gezdik, gördük. Galatasaray yenildi, e beklesek de biraz üzüldük ve derken döndük.


Ensar @Barnabeu
Gozde @Barnabeu
En komik anlardan biri Ensar’ın bir fotograf karesinde beni Barnabeu Stadıyla çekmeyi başarması ama benim anlayamamalarım sonucu onu sadece Mini Fare ile çekebilmemdi. Evet Ensar, en azından burada yazayım: Arkanda kocaman stad var ve ben seni sadece maskot ile çekmeyi başarabildim J






Bahçemizde Hıdrallez kutlaması
Yeni evim, ruhu olan bu satırları yazdığım Süper Baba misali İstanbul yuvam artık Çengelköy. Bugün konu komşu hep beraber Hıdrallez’i kutladık hatta gül ağacına dilek bile astık. Ben dileklerimin anlaşılamaması olasılığına karşılık bir de gittim çizdiğim çizgilerin üstüne uzun uzun dileğimi yazdım. 

Mor Salkımlı Evim
Velhasıl, evim pek güzel. Sizleri de beklerim. Bahçemdeki mor salkımlar bitiyor ama yemyeşil bir bahçe ve iki dakikada güzel boğaz her daim orada. Toplu yemeklerimiz ve sohbet fasıllarımız da cabası. Gelen ayrılamıyor şimdiden söyleyeyim...
Bu arada KARİBU olarak ilk fuarımıza da katıldık. Kadın Girişimcilik Fuarı. Ki bu da üstüne yazmam gereken ayrı bir olay.  Yazacağım da... Standımız güzeldi hem de baya bir uğrayanımız oldu, bizler de mutlu olduk. 

Kadın Girişimcilik Fuarı Hatırası
ATV'ye binen zavallı ben


Tabi olmazsa olmaz, bir de Ensar'a kanıp at binme ( bu sevdiğim bir aktivite) ve ATV Safari olayı var. Benim gibi hiçbir şeyden ama uçurumlar ve peşinden koşturan köpeklerden korkan bir zat için, uçurumlu yollarda köpekler tarafından kovalanırken ATV'ye binmek ve üstelik ıssız yollarda bir saatten fazla dolaşmak zorunda kalmak, son zamanlarda verdiğim en büyük sınavlardan biriydi sanırım. Burada sadece gülen fotograf paylaşıyorum ama bakmayın siz onlara, bir de bağıran videolarımı görseniz. Ben ağlayacaktım, siz muhtemelen gülersiniz!
Sırada Tunus var. Uzun uzun yazmak istediğim ve nicedir görmek istediğim bir ülke. 1 Mayıs Küba kafilemiz de şu an dönüş yolunda. Kendim ve yollar karışa karışa bu kadar oldu şimdilik.
Neyse yakında bir seyahat blogu da açacağım da benim çoğu melankolik satırlara kalacak burası. Okuyun ve okutturun. Tamam mı J